📚 26. BÖLÜM: Bedel Ödeme Vakti
Yazar: zeynep ay

(Alaz’ın Anlatımıyla) Bileğimdeki acı, ruhumdaki o yangının yanında sadece küçük bir karıncalanmadan ibaretti. Zincirin kopma sesi kulağımda adeta bir dinamit gibi patladığında, vücudumun kontrolü tamamen benden çıkmış, yerini babamın intikamını almak ve Ayşenur’u o cehennemden çekip çıkarmak isteyen saf, durdurulamaz bir içgüdüye bırakmıştı. Eklemlerimden sızan acıyı hissetmiyordum bile; beynim tüm acı reseptörlerini kapatmış, beni hedefe kilitlenmiş bir mermiye dönüştürmüştü. Yerdeki kan ve talaş çamurunun üzerinden kayarak ileri atıldım. Sağ elimle kavradığım o ucu sivri, paslı demir çubuğu, Ayşenur’un üzerine çökmüş olan Süleyman Bey’in omzuna doğru bütün ağırlığımla sapladım. Sap sap... Demirin ete saplanma sesi, o koca motor gürültüsünün arasında bile etimi ürpertti. İnsanın canını alan metalin çıkardığı o tok ve kaygan ses, hangarın soğuk havasında asılı kaldı. Süleyman Bey, acı dolu, hırıltılı bir böğürtüyle Ayşenur’un üzerinden yana doğru devrildi. Demir çubuk omzuna derinden saplanmış, kemiğe dayanmıştı. Sol eliyle çubuğu acıyla kavrayıp çıkarmaya çalışırken, gözlerindeki o hayvani nefretle bana baktı. Ağzından köpükler ve kan sızıyordu. "Seni piç..." diye hırıldadı, sesi boğulur gibiydi. "Baban gibi... Sen de burada geberip gideceksin! Hepinizi bu fabrikanın altına gömeceğim!" Ona cevap vermekle harcayacak tek bir saniyem bile yoktu. Yerde hareketsiz yatan, nefes almakta zorlanan ve boğazını tutan Ayşenur’u kolundan tutarak geriye, kapıdan içeri sızan polislerin olduğu güvenli bölgeye doğru delice bir hamleyle çektim. Ayşenur’un gözleri yarı kapalıydı, bilinci gitmek üzereydi ve boynunda Süleyman’ın parmaklarının yer ettiği o korkunç mor izler saniyeler içinde kararıyordu. "B-babam..." diye fısıldayabildi sadece, parmağının ucuyla hala çılgınlar gibi dönen ve ölüm saçan o devasa dairesel testereyi işaret ederek. Arkama döndüğümde testere bıçağının artık adama tamamen dayandığını, tezgaha sabitlenmiş olan ahşap blokların talaş yerine havaya saf kan saçtığını gördüm. Saniyeler kalmıştı, belki de tek bir nefeslik süre. Yavuz Başsavcı ve arkasındaki üç özel harekat polisi silahlarını doğrultmuş, Süleyman’ın etrafını sarmıştı ama Süleyman Bey, yerdeki talaşların ve kan gölünün arasında nihayet elinin çarptığı tabancayı kavramayı başarmıştı. Parmakları çelik kabzayı sararken yüzünde delice bir tebessüm belirdi. "Kıpırdamayın!" diye bağırdı Süleyman, silahı rastgele polislerin ve bizim olduğumuz yöne doğrultarak. "Eğer bir adım atırsanız şarjörü bu kızın kafasına boşaltırım! Herkes geriye çekilsin! Bu oyun benim kurallarımla bitecek!" Yavuz Başsavcı, silahının namlusunu Süleyman’ın tam alnına dikmişti. Elleri titsemiyordu, gözünü bile kırpmıyordu. Hukukun ve adaletin nihai yüzü gibiydi o an. "Süleyman, bitti. Yolun sonu. Bırak o silahı. Artık kaçacak yerin de, sığınacak yalanın da kalmadı," dedi, sesi hangarın tavanında çınlayarak. "Bitmedi!" diye çığlık attı Süleyman, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi kısılarak. "Ben kaybettiysem, kimse kazanmayacak!" O sırada, makinenin rayları üzerinde ilerleyen bıçak son sınırına ulaştı. Ben tezgaha doğru koşmak, o çelik çarkı ellerimle durdurmak için atılacakken, fabrikanın tavanından aşağıya, o kereste yığınlarının arasından bir gölge fırladı. Eren’di bu. Asma kattan düştüğünde ölmemişti; kaburgalarını tutarak, acıdan yüzünü buruşturarak makinenin arkasındaki ana güç trafosuna doğru sürünmüş, elindeki kırık demir parçasıyla trafonun ana sigorta kutusunu parçalamıştı. Eren, kendi hayatını hiçe sayarak o yüksek akımın içine dalmıştı. Büyük bir patlama sesiyle birlikte trafondan devasa sarı kıvılcımlar fışkırdı. Tüm fabrikanın ışıkları bir anlığına söndü, projektör büyük bir gürültüyle patlayarak cam parçalarını üzerimize yağdırdı. Ve o sağırlık yaratan dairesel testere, babamın ve bizim hayatımızı çalan o canavar makine, büyük bir yalpalama sesiyle yavaşladı ve durdu. Bıçak, Ayşenur’un babasının bacağının derinliklerinde, tam ana damara ramak kala durmuştu; adam acıdan bayılmıştı a…