📚 25. BÖLÜM: Namlunun Ucundaki Adalet
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Göz kapaklarımın arkasına çöken o zifiri karanlık, ruhumu teslim etmeye hazırlandığım son duraktı sanki. Oksijensizlikten yanan ciğerlerim artık isyan etmeyi bırakmış, teslimiyetin o tehlikeli uyuşukluğuna teslim olmuştu. İnsan nefessiz kaldığında zamanın nasıl büküldüğünü o an anladım; saniyeler saatler gibi uzuyor, beynin içindeki düşünceler yavaş çekimde akan bir filme dönüşüyordu. Boğazımdaki o nasırlı, kirli parmakların baskısı altında ezilirken, kulaklarımda uğuldayan o devasa testere sesi bir an için yavaşlar gibi oldu. İnsan ölürken dış dünyaya ait sesler silinir derlerdi; bende ise tam tersi oluyordu. Algılarım bir hayvanınki kadar keskinleşmişti. Babamın acı dolu, hırıltılı nefesi, Süleyman Bey’in burnumun dibinde hırıldayan deli soluğu ve o çeliğin çeliğe sürünürken çıkardığı ölümcül ritim, zihnime çakılan son çiviler gibiydi. Sonra, o karanlığı ve makine gürültüsünü yırtan, adeta fabrikanın beton duvarlarını sarsan sert bir ses yankılandı hangarda. "Süleyman! Çek elini kızın boğazından! Tetikteyim, tek bir hareketinde kafanı uçururum!" Bu ses, Yavuz Başsavcı’nın o her zaman adliye koridorlarında duymaya alışkın olduğumuz, hukukun soğuk, mesafeli ama güvenli tınısını taşıyan sesi değildi. Bu, canı yanan, yeğenini, dostlarını ve masum insanları korumak için cüppesini bir kenara fırlatıp silahına sarılmış bir adamın, bir babanın haykırışıydı. Göz kapaklarımı zorlayarak araladım. Bulanık, mor lekelerle dolu görüşümün elverdiği kadarıyla, fabrikanın kırık dökük beton zemininde düzinelerce botun hızla ilerlediğini görebiliyordum. Havada delice dans eden kırmızı ve yeşil lazer noktaları, Süleyman’ın göğsünde, yırtık paltosunda ve alnında bir ölüm ağı örüyordu. İçeri dolan özel harekat polislerinin güçlü, beyaz fener ışıkları, fabrikanın tavanından sarkan o tozlu sarı projektörü tamamen bastırmış, hangarı adeta bir hastane ameliyathanesinin soğuk, çıplak aydınlığına boğmuştu. Ama Süleyman Bey durmadı. Geri adım atmak onun o anki delilik senaryosunda yer almıyordu. Bilakis, sol elinin parmaklarını gırtlağıma daha da büyük bir hırsla batırdı, nefes borumu tamamen ezmek ister gibi bastırdı. Kırık olan sağ eliyle yerdeki talaşların ve talaş çamurunun arasından tabancasını körlemesine, delice aramaya çalışıyordu. Parmakları zemini tırmalarken çıkardığı o tırnak sesleri tüyler ürperticiydi. "Gelmeyin!" diye kükredi Süleyman Bey. Sesi bir insanın gırtlağından çıkabilecek bir ses değildi; köşeye sıkışmış, soyu tükenmek üzere olan yaralı bir sırtlanın son çığlığı gibiydi. "Tek bir adım atarsanız bu kızın boynunu burada, ellerimle kırarım! Bırakın o makine işini yapsın! Bırakın Ali’nin yarım kalan hesabı görülsün! O vadi benim hakkımdı, o arazi benim hakkımdı! Beni bu karanlığa siz ittiniz!" O esnada, makinenin çelik dişlilerinin çıkardığı o korkunç kıvılcımlar havada uçuşmaya, karanlık köşeleri aydınlatmaya devam ediyordu. Bıçak, babamın postallarını tamamen parçalamış, etine ve kemiğine nüfuz etmeye başlamıştı. Dönen çarkın çıkardığı o CIZZZZ sesi, metalin dirence çarpmasıyla daha da tizleşti. Havaya yayılan o yoğun, geniz yakan taze kan ve yanık et kokusu, fabrikanın o onlarca yıllık rutubet ve motor yağı kokusunu tamamen bastırmıştı. Babamın feryatları artık bir insan çığlığı olmaktan çıkmıştı; acının en üst sınırında, bilincini kaybetmek üzere olan bir adamın boğuk, derinden gelen iniltilerine dönüşmüştü. Her bir inilti, kalbime saplanan bir zehirli ok gibiydi. "Şalteri indirin! Biri o lanet olası makineyi durdursun! Acele edin!" diye bağırdı Yavuz Başsavcı arka planda, elindeki silahı Süleyman'dan ayırmadan arkadaki polisleri kumanda paneline doğru yönlendirmeye çalışarak. Ancak Süleyman’ın yerde yatan ve Selin tarafından darbelenen korumalarından biri, son bir hayvani gayretle Selin’in üzerine doğru çullanmış, panelin altındaki ana kabloları tekmeleyerek koparmıştı. Kumanda tablosundan mavi ve kıvılcımlar fışkırıyor, mekanizma kısa devre yaptığı için o devasa şalter kilitlenmiş vaziyette kalıyordu. D…