📚 24. BÖLÜM: Ölüm İlmeği ve Çelik Dişler
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Dünya, gözlüklerimin yüzümden fırlayıp gittiği o salisede netliğini tamamen kaybetti; her şey birbirine karışan, eriyen katran karası gölgelerden ve projektörün göz alan çiğ sarılığından ibaret bir hezeyana dönüştü. Bulanık vizyonumun içinde sadece ölümün renkleri kalmıştı: Projektörün hastalıklı sarısı, fabrikanın paslı yeşili ve her yere bulaşan o sıcak, vizyonumu daha da karartan kızıllık… Ama sesler... Sesler o kadar berrak, o kadar acımasız ve yakındı ki, keşke kulaklarım da gözlerim gibi kapansaydı diye dua ettim. Keşke zihnim bu mekanik cehennemin seslerini tamamen silebilseydi. Süleyman Bey’in dizleri göğüs kafesimin üzerine bir balyoz gibi çöktüğünde ciğerlerimdeki bütün hava dondurucu bir hırıltıyla dışarı kaçtı. Kaburgalarımın baskı altında feryat ettiğini hissettim. Sol eli, kirli, yara bere içindeki parmaklarıyla boğazıma bir kement gibi dolandı. Kırılan sağ bileğinden sızan kanlar, damla damla yüzüme, alnıma ve montumun yakasına dökülüyordu. Kendi kanı benim tenimde soğurken, gözlerindeki o iflas etmiş, deliliğin sınırını çoktan aşmış adamın vahşi bakışlarını burnumun dibinde görebiliyordum. O gözlerde insana dair hiçbir kırıntı kalmamıştı; ne merhamet, ne korku, ne de pişmanlık. Sadece dipsiz bir nefret kuyusu vardı. "Birlikte öleceğiz," diye fısıldadı Süleyman. Sesi o devasa motorun uğultusunun altında eziliyor ama doğrudan beynimin içinde çınlıyordu. Dudaklarından saçılan tükürükler yüzüme çarpıyordu. "Polisleriniz beni alamayacak. Ali’nin oğlu babasının çığlıklarıyla delirecek, sen ise babanın etinin kokusunu içine çekerek son nefesini vereceksin! Hepiniz... Hepiniz benimle birlikte bu lağımın dibine geleceksiniz!" Hemen solumda, o korkunç tezgahtan yükselen CIZZZZ sesi, saniyeler geçtikçe yerini çeliğin kemiğe ve ete mukavemet ederken çıkardığı o tok, boğuk ve tarifsiz sürtünme sesine bıraktı. O ses çeliğin saf vahşetiydi. Babamın ağzından çıkan o ilk, derinden gelen, acı dolu feryat fabrikanın paslı sac duvarlarına çarpıp yankılandı. O ses, bir evladın hayatı boyunca duyabileceği en büyük kıyametti. Babamın acısı damarlarıma sızdı, bedenimi bir kor gibi yaktı. Göremiyordum ama hissediyordum; o dişliler babamın canından can koparıyordu. "Bırak onu! Süleyman, bırak onu! Beni öldür, derdin benimle!" diye haykıran Alaz’ın sesini duydum. Sesi tamamen kısılmıştı, yırtınıyordu. Zincirlerin betona her vuruşunda, sütundan kopan küçük taş parçalarının yere dökülüşünü, Alaz’ın eklemlerinden çıkan o korkunç çatlama seslerini duyuyordum. Alaz, kendi bedenini parça parça etmek pahasına o çelik halkaları esnetmeye çalışıyordu. Bileklerinden süzülen taze kan, beton zemindeki tozları çamura dönüştürmüştü. Direniyordu, ölesiye direniyordu ama çelik insandan daha katıydı. Boğazımdaki baskı arttıkça gözlerimin önünde mor, siyah lekeler uçuşmaya başladı. Nefes alamıyordum. Oksijensizlikten yanan ciğerlerim göğsümü patlatacak gibi oluyordu. Ellerimle Süleyman’ın boğazımdaki elini tırnaklamaya, etini koparmaya, onu üzerimden atmaya çalıştım ama adamın kaybedecek hiçbir şeyi kalmamasından aldığı o delice, şeytani güç beni zemine çivilemişti. Selin’in olduğu taraftan bir darbe ve inleme sesi daha geldi; korumalardan biri Selin’in doğrulmasına, şaltere yaklaşmasına izin vermiyordu. Selin’in hıçkırıkları motorun gürültüsünde boğuluyordu. Tam o sırada, fabrikanın o büyük hangar kapısı muazzam bir gürültüyle patladı. Demir menteşelerin kopup betona çarpma sesi tüm fabrikada yankılandı. Yavuz Başsavcı’nın komutasındaki özel harekat polislerinin postal sesleri, bağırışları ve fener ışıkları karanlığı delik deşik ederek içeri sızdı. Projektörün loş ışığı, içeri dolan düzinelerce fenerin güçlü beyaz ışığıyla kırıldı. "Polis! Kıpırdamayın! At silahı! Herkes yere yatsın!" diye bağıran sesler hangarda dalga dalga yayıldı. Ama Süleyman Bey başını bile kaldırmadı. Polislerin gelmesi onun umurunda değildi, o çoktan kendi ölüm fermanını imzalamıştı. Boğazımdaki parmaklarını daha da sıktı, dünyam tamamen kararmaya yüz tut…