📚 22. BÖLÜM: Paslı Testere ve Can Pazarının Kalbi
Yazar: zeynep ay

(Alaz’ın Anlatımıyla) Başımın arkasından sızan o yoğun, yapışkan sıcaklığın montumun yakasından içeri süzüldüğünü hissedebiliyordum. Gözlerimi her kırptığımda, kirpiklerime bulaşan kan yüzünden dünya kızıl bir sis perdesinin arkasında kalıyordu. Eski kereste fabrikasının paslı yan kapısından içeri adım attığım o ilk saniyeyi hatırlıyordum; karanlığın içinden aniden fırlayan o gölgeyi, havadaki pas kokusuna karışan o barut kokusunu ve kafamın arkasında patlayan o ağır demir darbesini… Süleyman Bey’in geride kalan son adamı, beni buraya çekeceklerini bilerek kapının hemen ardında pusuya yatmıştı. Bilincim dalgalı bir deniz gibi gidip geliyordu. Kulaklarımda hummalı, devasa bir uğultu vardı. Gözlerimi son bir gayretle açtığımda, kendimi fabrikanın tam ortasında, tavanı tutan devasa bir beton sütuna sırtüstü zincirlenmiş halde buldum. Kollarım arkadan dolaştırılmış, bacaklarım ise sütunun tabanına kalın, paslı sanayi zincirleriyle sımsıkı kenetlenmişti. Hareket etmek, parmaklarımı oynatmak istedim ama attığım her küçük hardakada o paslı halkalar etime, bileklerimin kemiklerine kadar batıyordu. Pantolonumun paçalarından ve kollarından aşağı taze kan süzülüyordu. "Sonunda uyandı adalet savaşçısı," dedi karanlığın dehlizlerinden yükselen o çiğ, alaycı ses. Yukarıda asılı duran, üzeri toz ve örümcek ağlarıyla kaplı soluk projektörün sarı ışığı aniden yandı. Işığın tam merkezine doğru, elindeki o ağır, siyah tabancayı delice bir ritimle sallayarak Süleyman Bey adım attı. Günlerdir o adliye koridorlarında, polis otolarının arkasında gördüğümüz o kibirli, steril iş adamından geriye hiçbir şey kalmamıştı. Üzerindeki o binlerce liralık kaşe palto yırtılmış, çamurlara batan paçaları lime lime olmuştu. Saçları darmadağındı ve en korkuncu, gözleri tamamen yuvalarından fırlamış gibi bakıyordu. Her şeyini kaybetmiş, ailesi dağılmış, serveti elinden alınmış ve geriye sadece saf, katıksız bir yıkım arzusu kalmış bir canavarın o tekinsiz kararlılığı vardı yüzünde. Projektörün aydınlattığı o kanlı sahnenin tam ortasında, benden sadece birkaç metre ötede, raylı kereste sisteminin üzerindeki ahşap tezgaha sırtüstü bağlanmış bir adam duruyordu. Ayşenur’un babasıydı bu. Adamın yüzü yediği darbelerden dolayı darmadağındı; göz kapakları şişmiş, gömleğinin önü tamamen kırmızıya boyanmıştı. Göğsü düzensiz, hırıltılı nefeslerle inip kalkıyordu ama bilinci hala yerindeydi. Bakışları güçlükle beni bulduğunda, kuru ve çatlamış dudaklarının arasından son bir gayretle fısıldadı: "Alaz... Kaç... Durma burada, kurtar kendini oğlum..." "Kes sesini be adam!" diye kükredi Süleyman Bey, yönünü o tarafa çevirerek. Gidip tezgahın hemen yanındaki paslı, üzeri yağ kaplı devasa şalteri iki eliyle kavradı ve büyük bir hırsla aşağıya doğru indirdi. O anda fabrikanın tavanındaki sac levhaları sarsan, betonu alttan alta titreten o devasa gürültü patladı. Çapı neredeyse bir metreyi bulan, onlarca yıldır binlerce tomruğu ikiye biçmiş o dairesel, dişli çelik testere bıçağı çılgınlar gibi dönmeye başladı. Vııınnn... Vııınnn! Bıçağın yarattığı o muazzam hava akımı yerdeki eski talaşları, tozları ve kurumuş kan lekelerini havaya savuruyor, yarattığı uğultu kulaklarımı sağır ediyordu. En korkuncu ise, o devasa bıçağın bağlı olduğu raylı sistemin dişlileri yavaşça harekete geçti. Bıçak, milim milim Ayşenur’un babasının yattığı tezgaha, adamın ayak uçlarına doğru ilerlemeye başladı. Mekanizma kurulmuştu. Otomatik ilerleyiş başlamıştı. Bıçağın adama ulaşmasına, etini ve kemiğini parça parça etmesine sadece iki ya da üç dakika vardı. "Her şeyimi aldınız benden!" diye bağırdı Süleyman Bey. Bana doğru yürüyüp silahın soğuk, dumanı tüten namlusunu sertçe şakağıma bastırdı. Metalin o dondurucu soğukluğu şakağımdaki yaraya değer değmez içim ürperdi. "Paralarımı, şirketlerimi, Gümüşhane'deki o kırk yıllık adımı... Berk bile benden iğrenerek kaçtı lan bu şehirden! Benim yüzüme tükürdü! Hepsi o lanet olası babanın dik kafalılığı ve senin o adalet oyunun yüzünden oldu. Ali zamanında burada benim…