BAL KABAĞI

📚 20. BÖLÜM: Gece Yarısı Gelen Telefon ve Yeni Bi

Yazar:

BAL KABAĞI - zeynep ay kitap kapağı
BAL KABAĞI kitap kapağı

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Berk’in mektubunun masaya bıraktığı o buruk ama olgun hava, saatler ilerledikçe yerini Harşit’in huzurlu uğultusuna bırakmıştı. Eren’in bitmek bilmeyen şakaları, Selin’in üniversite hedeflerimize dair yaptığı heyecanlı planlar ve Ceren’in sıcak çay tazeleme telaşı arasında, günlerdir unuttuğumuz o "normal lise öğrencisi" hissini nihayet yeniden tatmıştık. Alaz’ın elimin üzerindeki parmakları gevşememişti; sanki birbirimize görünmez, çelikten bir bağla bağlanmıştık ve bu bağ bizi Gümüşhane’nin o dondurucu ayazından koruyan en güvenli sığınaktı. Fırtına dinmiş, adalet yerini bulmuştu. En azarından biz, çocukça bir saf dillikle buna inanmak istemiştik. Gece yarısına doğru evlerimize dağılmıştık. Odama geçip kalın hırkama sarındığımda, gözlüklerimi çalışma masamın üzerine bıraktım. Günlerdir uykusuzluktan ve ağlamaktan sızlayan gözlerimi dinlendirmek, yatağa uzanıp bembeyaz tavanı izlemek benzersiz bir lükstü benim için. Aşağıdaki caddeden tek tük geçen arabaların sesleri ve pencereme vuran ince kar tanelerinin tıkırtısı eşliğinde, zihnimdeki tüm o dava dosyalarını, şantajları, mühürlü odaları bir kenara itmeye çalıştım. Alaz güvendeydi. Katiller parmaklıklar arkasındaydı. Her şey bitmişti. Gümüşhane Lisesi'nin koridorlarındaki o gölge artık bizi takip etmeyecekti. Ya da biz öyle sanıyorduk. Saat tam 02.40’ta, sessizliğe gömülmüş odada telefonumun komodinin üzerinde acı acı titremesiyle irkilerek uyandım. Cihazın çıkardığı o mekanik vızıltı, odanın duvarlarında yankılanan tekinsiz bir çığlık gibiydi. İçimi aniden tarifi imkansız bir huzursuzluk kapladı. Kalbim aniden göğüs kafesimi dövmeye başladı; bu saatte gelen hiçbir telefon, bu topraklarda hayra alamet olamazdı. Gözlüklerimi aceleyle burnuma takıp ekrana baktım. Arayan Alaz’dı. Hızla telefonu açtım, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek fısıldadım: "Alaz? Bir şey mi oldu? İyi misin?" Telefonun diğer ucundan gelen ses, Alaz’ın o günlerdir sakinleşen, huzur bulan sesi değildi. Tam aksine; eski sanayi deposundaki o ölümcül, kaskatı ve nefes nefese kalmış ses tonuna geri dönmüştü. Arka planda sert bir rüzgarın uğultusu, dalların kırılma sesleri ve koşan ayak adımlarının çıkardığı o hışırtılı sesler geliyordu. "Ayşenur," dedi Alaz. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, damarlarında dalga dalga gezinen o saf, dizginlenemez öfkeden kaynaklanıyordu. "Hemen giyin. Annene belli etmeden evden çık ve Yavuz amcanın evine git. Selin ve Eren’i de uyar, telefonlarına baksınlar." "Alaz, ne diyorsun? Neredesin sen? Neler oluyor?!" yataktan fırlayıp sandalyenin üzerindeki siyah montuma uzanırken şok içinde kalmıştım. Soğuk ter damlaları sırtımdan aşağı süzülüyordu. "Süleyman Bey..." dedi Alaz, bir an durup sertçe nefes alarak. "Süleyman Bey adliyeye sevk edilirken kalp krizi numarası yapmış. Hastane yolunda, ambulansı takip eden koruma aracına arkadan çarpan plakasız, siyah bir minibüs varmış. Karmaşadan faydalanıp adamı hastaneye ulaşmadan, ring hattından kaçırmışlar! Şehir dışı tüm yollar, Trabzon geçişleri tutulmuş ama Yavuz amcanın evine giden koruma polislerinin telsizinden duydum... Süleyman kaçmadan önce son bir hesabı kapatacağını söylemiş." Duyduklarımla birlikte odanın içindeki hava aniden buz kesti. Süleyman Bey kaçmıştı. Kanunların elinden, o soğuk hücrelerden sıyrılmıştı. Kaybedecek hiçbir şeyi, hiçbir mal varlığı ya da itibarı kalmayan bir canavar, dünyanın en tehlikeli varlığıydı. Ve o canavar serbestti. "Alaz, sen neredesin?!" diye bağırdım, sesimin evdekileri uyandırmasını umursamayarak. "Sakın bana onun peşinden gittiğini söyleme! Alaz, polisi bekle!" "Onun peşinden gitmedim Ayşenur," dedi Alaz. Sesi o kadar derinden, o kadar ürkütücü ve donuk geliyordu ki, telefonu tutan parmaklarım kaskatı kesildi. "Çünkü o bizzat benim peşimden geldi. Şu an bizim evin hemen arkasındaki eski, terk edilmiş kereste fabrikasının önündeyim. Süleyman'ın o adamlarının kullandığı minibüsü gördüm. Kapısı açıktı. Ve arabanın arka koltuğunda... Berk yok, Ahmet Hoca yok. Ayşenur.…

Bölümün tamamını WritePad'de oku