📱 2. BÖLÜM: Ekranın Arkasındaki Dünyalar ve Gizli
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Okul çıkışında Gümüşhane’nin o bitmek bilmeyen, insanı nefes nefese bırakan dik yokuşlarını tırmanırken ayaklarım sanki geri geri gidiyordu. Zihnim, koridorda Alaz’ın o çaresiz ama bir o kadar da öfkeli yüz ifadesiyle meşguldü. Eve gelip odamın kapısını kapattığımda, dışarıdaki o gri ve soğuk havayı arkamda bırakmıştım ama içimdeki huzursuzluk odanın sıcaklığına rağmen geçmek bilmiyordu. Çantamı bir kenara fırlatıp kendimi yatağa attım. Çok geçmeden masanın üzerindeki telefonum titremeye, o meşhur melodiyle odayı doldurmaya başladı. Bizim kızlar arıyordu. Görüntülü aramayı onaylayıp telefonu yastığıma sabitledim. Ekranda anında iki tanıdık yüz belirdi. Ceren, mutfakta annesinin yeni pişirdiği ve dumanı tüten zeytinyağlı sarmaları tabağına doldurmakla meşguldü; kamerayı öyle bir açıyla tutmuştu ki sadece çenesi ve tabak görünüyordu. Selin ise çalışma masasına kurulmuş, saçlarını tepesinde devasa bir topuz yapmış, elindeki fosforlu kalemle matematik soru bankasını çizip duruyordu. "Ayşenur! Sonunda açtın kızım," dedi Ceren, ağzına bir sarma atıp kamerayı yüzüne doğru kaldırarak. "Okuldan çıktığından beri gruba tek bir mesaj bile atmadın. Hayırdır, yine hangi kitabın dünyasında kayboldun?" "Kitaplarda değilim bu sefer," dedim, sırtüstü uzanıp tavanı izleyerek. "Sadece... kafam biraz dolu." Selin elindeki kalemi masaya bırakıp ekrana iyice yaklaştı, gözlerini kıstı. "Yapma Ayşenur, biz seni tanıyoruz. Sen ne zaman o gözlüklerini parmağınla burnunun üstüne sertçe itsen, kafanda bir şeyler kuruyorsun demektir. Hâlâ o sabahki mevzuyu, Alaz’ı düşünüyorsun değil mi?" İç geçirdim. Kızlardan hiçbir şey saklayamıyordum. "Düşünüyorum evet. Çocuk resmen yıkıldı Selin. Ahmet Hoca’nın o alaycı tavrını gördünüz mü? Bir öğretmenin bunu yapması normal mi?" Ceren ekrandan tabağını göstererek araya girdi. "Bak, Ahmet Hoca’nın yaptığı gerçekten çok çirkindi, ona lafım yok. Ama Alaz da sütten çıkmış ak kaşık değil be Ayşenur. Çocuk okulda herkese duvar örüyor. Bugün Berk’in üstüne yürürken gözlerindeki o deliliği görmedin mi? Bir gün birini gerçekten sakatlayacak diye korkuyorum." "O öfke onun zırhı," dedim sesimi biraz yükselterek. "İnsanlar ona 'Bal Kabağı' dedikçe, o da o kabağın dışındaki o pürüzlü, sert kabuk gibi davranmaya çalışıyor. Çünkü yumuşak yüzünü gösterirse daha çok vuracaklarını biliyor. Hem fark ettiniz mi, çocukluk arkadaşı Eren bile bugün onun arkasından nasıl üzgün bakıyordu? Eren bile ona yaklaşamadı." Selin derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. "Sen çok iyi niyetlisin, kitaplardaki o gururlu, yaralı erkek karakterleri gerçek hayatta arıyorsun. Ama burası Gümüşhane Lisesi, burası gerçek dünya. Alaz o romanlardaki çocuklardan değil, o gerçekten öfkeli ve tehlikeli. Bence o çocuktan uzak durmalısın. Bal kabağı derken kabak senin başına patlamasın." "Neyse ne," dedi Ceren ortamı yumuşatmak ister gibi. "Biz kendi derdimize yanalım. Yarınki matematik sınavına çalıştınız mı? Ayşenur, sen o formülleri çıkardın mı? Bize gruptan atsana, yoksa o sınavdan hepimiz bal kabağı gibi sıfır alacağız." Ceren’in fark etmeden kurduğu bu cümle odada ani bir sessizlik yarattı. Ceren hemen elini ağzına götürdü. "Ay, pardon... Ağız alışkanlığı işte, valla kötü niyetle söylemedim." "Sorun değil," dedim buruk bir gülümsemeyle. "Formülleri birazdan çeker atarım." Kızlarla vedalaşıp telefonu kapattıktan sonra odadaki sessizlik üzerime çöktü. İçimdeki o huzursuz dürtüye engel olamadım. Üzerime kalın, örme hırkamı alıp hemen evden çıktım. Ayaklarımı serbest bıraktım; dik yokuşları, dar sokakları geçtim. Ayaklarım beni şehrin en üst kısmına, eski taş evlerin ve kimsenin pek uğramadığı tarihi kalıntıların olduğu tepeye doğru götürdü. Burası vadiyi tamamen ayaklar altına alan, rüzgarın en sert ve en hür estiği yerdi. Harabe haldeki eski bir taş evin avlusuna adım attığımda, taş duvarın üzerine oturmuş bir karaltı gördüm. Kapüşonunu kafasına geçirmiş, sigara dumanı gibi tüten nefesiyle aşağıdaki şehrin ışıklarını izliyordu. Alaz’dı. A…