📚 17. BÖLÜM: Karlar Altındaki Şehir ve Beyaz Sayf
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Eski sanayi deposunun paslı metal kapısından dışarıya doğru adım attığımızda, Gümüşhane’nin o günlerdir bizi boğan gökyüzü nihayet kasvetli, gri renginden sıyrılmaya başlamıştı. Vadinin iki yakasını tutan dik kayalıkların arasından sızan soluk kış güneşi, yerini kristal netliğinde bir maviliğe bırakıyordu. Dağların doruklarına taze, incecik bir kar yağmaya başlamıştı bile. Havada uçuşan o beyaz taneler yanaklarımıza değdiği an eriyor, sanki bu şehrin, bu okulun ve en önemlisi de bizim üzerimize çöken tüm kirli geçmişi temizlemek ister gibi sessizce aşağı süzülüyordu. Süleyman Bey ve adamları kelepçeli bir halde polis otolarına bindirilirken, o yıllardır şehirde korku salan meşhur siyah arazi aracının bir çekiciye yüklenişini sessizce izledik. Berk ise polis memurlarının eşliğinde, ifadesi alınmak üzere adliyenin yolunu tutmuştu. Gitmeden hemen önce, ekip arabasının kapısı kapanmadan kafasını kaldırıp bize doğru baktı. Gözlerinde ne bir öfke vardı artık ne de o her zaman arkasına sığındığı kibirli, korumacı tavır; sadece babasının günahlarının altında ezilmiş, tamamen yenik düşmüş bir çocuğun çaresizliği kalmıştı. Alaz, Berk’e ne bir nefretle baktı ne de zafer kazanmış bir edayla. Yüzünde sadece derin bir haklılığın getirdiği o vakur ifade vardı. Kafasını hafifçe salladı, o kadar. Geçmişin hesabı kesilmişti ama geride kalan enkazın ağırlığını herkes kendi omuzlarında taşıyacaktı. "Ayşenur! Alaz!" Yokuşun aşağısından, eski sanayi sitesinin virajlı ve buzlu yollarından bize doğru nefes nefese koşan iki aşina silüet gördük. Selin ve Eren’diler. Eren’in üzerindeki montun önü koşturmaktan tamamen açılmıştı, yüzü ayazın ve yorgunluğun etkisiyle kıpkırmızıydı. Selin ise elindeki telefonu adeta bir bayrak gibi sallayarak yokuşu tırmanıyor, heyecanından yerinde duramıyordu. "Yavuz Başsavcı’nın talimatıyla siber suçlar Murat Hoca’nın tüm hesaplarını ve o bahsettiği gizli arşivleri patlatmış!" diye bağırdı Selin, yanımıza ulaştığında dizlerine dayanıp soluklanarak. Gözlüklerimi burnumun üzerine sertçe itip ona doğru yaklaştım. Kalbim hala deponun içindeki o tehlikeli anların ritmiyle çarpıyordu ama Selin’in sesindeki o coşku içimi ferahlatmaya yetmişti. "Sadece Alaz’ın babasının arazi davası değil; okul aile birliğinden çalınan paralar, Ahmet Hoca’nın not değiştirmek ve usulsüzlük yapmak için Berk’in babasından aldığı o eski rüşvetlerin dökümleri... Her şey ama her şey resmi kayıtlara girdi!" "Müdür de açığa alınmış," diye ekledi Eren, coşkuyla Alaz’ın omzuna kolunu atarak onu sarstı. "Tüm bu pisliğe, tehditlere ve şantajlara göz yumduğu için hakkında idari soruşturma başlatılmış. Oğlum Alaz... Okul resmen, tepeden tırnağa temizlendi lan! Artık kimse arkasına o karanlık güçleri alıp bize tepeden bakamayacak." Alaz hafifçe gülümsedi. Onun yüzünde bu kadar rahat, bu kadar içten ve yüklerinden arınmış bir gülümsemeyi belki de onu tanıdığımdan beri ilk kez görüyordum. Bakışları, montunun açık yakasından sarkan o pirinç kolyeye kaydı. Parmaklarının ucuyla kolyeyi yavaşça kavradı, sanki babasının elini tutuyormuş gibi sıktı ve ardından başını gökyüzüne, kar tanelerinin döküldüğü o sonsuz boşluğa doğru kaldırdı. Vadiden yukarı doğru esen o sert rüzgarın içinde, babası Ali amcanın ona yukarılardan bir yerlerden fısıldadığını, "Aferin oğlum, dik durdun ve hakkımızı aldın," dediğini duyuyor gibiydi. Eren ve Selin aldıkları müjdeli haberlerin heyecanıyla önden yürüyerek yokuş aşağı inmeye, adliyeye doğru adımlamaya başladıklarında, Alaz’la biraz geride kaldık. Harşit Vadisi tüm görkemiyle ayaklarımızın altındaydı. Şehir, sanki üzerine yavaş yavaş serilen o bembeyaz kar örtüsüyle birlikte yeni bir başlangıca, yepyeni bir sabaha hazırlanıyordu. Yılların biriktirdiği o çamurlu su akıp gitmiş, geriye nehrin kendi yatağı kalmıştı. "Bundan sonra ne olacak?" diye sordum, ellerimi hırkamın ceplerine iyice gömerek. Kar taneleri gözlüklerimin camına düşüyor, görüşümü hafifçe bulandırıyordu ama Alaz’ın yüzündeki o sarsılmaz netliği gö…