📚 12. BÖLÜM: Adliyenin Soğuk Merdivenleri ve Geçm
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Gümüşhane’de şafak sökerken, gökyüzü kirli bir beyazlığa bürünmüştü. Gece boyunca tek bir saniye bile gözümü kırpmamıştım. Aynaya her baktığımda, gözlüklerimin arkasında uykusuzluktan kızarmış, korkuyla harmanlanmış gözlerimi görüyordum. Babamın sabah hiçbir şeyden habersiz, o her zamanki dürüst ve yorgun gülümsemesiyle mutfakta çayını yudumlayışını izlemek, göğsüme saplanan bir hançer gibiydi. Murat Hoca’nın tehdidi, ailemin üzerine çökmüş kara bir buluttu ve bu bulutu dağıtmanın bedeli Alaz’ın hayatı, hayalleri, geleceği olmak üzereydi. Sabah saat 07.45’te adliye sarayının önündeydik. Harşit Çayı’nın kenarındaki dik kayalıkların gölgesinde yükselen o gri, heybetli beton bina, insana adaletten çok soğuk bir çaresizlik hissi veriyordu. Vadiden yukarı doğru esen rüzgar, adliyenin geniş merdivenlerinde adeta ıslık çalıyor, kırağı tutmuş basamakları daha da tekinsiz hale getiriyordu. Alaz, tam karşımda duruyordu. Üzerindeki o siyah montun fermuarını boğazına kadar çekmişti. Gece avucunun içine batan tırnaklarının açtığı küçük yaralar kabuk bağlamıştı ama yumrukları hâlâ sımsıkıydı. Kolunun altında, Murat Hoca’nın istediği o haki renkli askeri dosyayı tutuyordu. Gözlerindeki o simsiyah fırtına dinmiş, yerini bir intihar bombacısının o korkunç, donuk teslimiyetine bırakmıştı. "Alaz, yapma," dedim bir kez daha. Sesim rüzgarda titredi, gözlüklerimi parmağımla sertçe burnumun üzerine ittim. "O kapıdan içeri girip o yalan itiraf dilekçesini verirsen geri dönüşü yok. Hukuk okumak istiyordun sen. Hayatın boyunca o cübbeyi giymek için çalışmadın mı? Şimdi o sicili kendi ellerinle nasıl kirletirsin?" Alaz yavaşça başını kaldırdı, gözlerini gözlerime dikti. O an, o sert ve aşılmaz kabuğun altındaki o korumacı özü yeniden gördüm. "Ben o cübbeyi, adalet yerini bulsun, benim gibi çaresiz kalan çocukların elinden tutulsun diye giymek istiyordum Ayşenur," dedi. Sesi Gümüşhane dağlarının soğuk taşları kadar sert ama bir o kadar da yorgundu. "Eğer bugün benim geleceğim yanacaksa ve bu senin aileni, seni koruyacaksa... Varsın yansın. Babam bana 'içindeki cevhersin' demişti. Cevherler ateşte yanmaz, sadece şekil değiştirir. Sana ve babana zarar gelmesine asla izin vermem." Eren, adliyenin bahçe duvarına yaslanmış, dişlerini sıkarak yere bakıyordu. Elinden hiçbir şey gelmemesinin verdiği o korkunç çaresizlikle kendi ceketinin kollarını çekiştiriyordu. Alaz, adliyenin o devasa gri sütunlarına doğru ilk adımını attı. Botlarının buz tutmuş mermer basamaklarda çıkardığı her ses, kalbime inen bir darbe gibiydi. Bir, iki, üç basamak çıktı... O haki dosyayı teslim etmeye, Murat Hoca’nın şantajına boyun eğerek kendi hayatını ateşe atmaya gidiyordu. Tam dördüncü basamağa adımını atmıştı ki, montumun cebindeki telefonum adeta çıldırmış gibi titremeye başladı. Ekranda Selin’in ismi yanıp sönüyordu. Selin ve Ceren, sabah okul zilinden önce Murat Hoca’nın bilgisayar hareketlerini ve okulun bilgi işlem odasındaki log kayıtlarını incelemek için gizlice okula sızmışlardı. Hızla yeşil butonu kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm. Gözlüklerimi heyecanla düzelttim. "Selin! Ne oldu?!" diye bağırdım, sesim adliye bahçesinde yankılandı. Alaz merdivenlerin ortasında durakladı, yavaşça arkasına döndü. "Ayşenur! Durdur Alaz’ı! Sakın içeri girmesin!" diye bağırıyordu Selin. Sesi o kadar yüksek ve telaşlıydı ki, yanımdaki Eren bile telefondan gelen sesleri duyabiliyordu. Arkadan Ceren’in de nefes nefese klavye tuşlarına bastığı duyuluyordu. "Murat Hoca’nın sistemde gözden kaçırdığı, aceleyle yaptığı o e-posta sızıntısında devasa bir açık bulduk! Log kayıtlarını incelerken 2022 yılındaki o davanın orijinal mahkeme tutanaklarının üst verilerine ulaştım!" "Ne yazıyor Selin? Çabuk söyle, Alaz merdivenlerde!" dedim, kalbim boğazımda atarak. "Oğlum, Murat Hoca o davanın peşinde yıllarca dolanmış ama kör noktası ne biliyor musunuz?" dedi Selin, nefes nefese bir tonda. "2022 yılındaki o vadi arazisi davasına bakan, Ahmet Hoca’nın o yalan şahitliğini tutanaklara…