📚 11. BÖLÜM: Gece Ayazında Şantaj ve Kanayan Yumr
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Gümüşhane’nin o kemikleri sızlatan gece yarısı ayazı, Murat Hoca’nın dudaklarından dökülen kelimelerle birlikte damarlarımdaki kanı tamamen dondurmuştu. Sokak lambasının soluk sarı ışığı, onun o her gün okul koridorlarında bize rehberlik eden, sakinlik aşılayan yüzüne vurduğunda, arkasındaki canavarı tüm çıplaklığıyla görebiliyordum. Karadeniz’in dağlarından sızan o yoğun, gri sis, ayaklarımızın dibinde adeta tekinsiz bir nehir gibi akıyordu. Gözlüklerimin arkasındaki gözlerimi bir an bile Murat Hoca’dan ayıramıyordum; parmağım refleks olarak yine burnumun üzerine gitti ama bu sefer gözlüğümü düzeltmek için değil, titreyen ellerimi gizlemek içindi. Murat Hoca, montunun fermuarını ağır ağır indirirken yüzündeki o çarpık, hesapçı gülümseme hiç bozulmadı. Sağ elini cebine attı ve parmaklarının arasında küçük, siyah bir flash bellek çıkardı. Fenerin çiğ ışığı altında o küçük metal parçasını havada yavaşça sallarken, sanki hepimizin kaderini elinde tutuyordu. "Tüm kanıtlar..." dedi Murat Hoca. Sesi, okuldaki odasında bize çay ikram ederken kullandığı o kadife tondan tamamen sıyrılmış, çiğ ve acımasız bir frekansa bürünmüştü. "Ahmet’i ömrünün sonuna kadar parmaklıklar arkasına atacak, Berk’in babasının o haksız arazilerini ellerinden alacak asıl belgeler, o ses kayıtlarının orijinalleri ve banka dökümleri bizzat bunun içinde. Yıllarca bu anı bekledim ben. Kardeşimin hayatını karartan o iki adamın mahvoluşunu izlemek için bu lanet şehre, bu lanet okula katlandım." Alaz, elimizdeki haki renkli askeri dosyayı göğsüne doğru bastırırken ileriye doğru yarım adım attı. Vücudu bir yay gibi gerilmişti; montunun altındaki omuzlarının nasıl kasıldığını, boynundaki damarların öfkeden nasıl şiştiğini görebiliyordum. "Madem amacın onlardı," dedi Alaz. Sesi, Gümüşhane’nin o dik kayalıklarından düşen çığlar gibi derinden ve tehditkar geliyordu. "Neden beni kullandın? Neden çocukluğumdan beri kanayan o yarayı, babamın anısını bu okulun ortasında bir meze haline getirdin? Neden bana o pis lakabı dayattın?!" Murat Hoca hafifçe güldü, kafasını iki yana salladı. "Çünkü sen mükemmel bir silahsın Alaz," dedi, adımlarını bize doğru birkaç santim daha yaklaştırarak. "Sertsin, öfkelisin, haksızlığa gelemiyorsun. Eğer ben doğrudan Ahmet’in üzerine gitseydim, idari bir soruşturmayla üstünü kapatırlardı. Ama senin gibi bir 'bela mıknatısını' dürtüp o lakapla delirtirsem, senin o çiğ öfkeyle Ahmet’in odasını basacağını biliyordun. Nitekim tam da planladığım gibi yaptın. Kamuoyu yarattın. Şimdi herkes o Coğrafya odasında dönen pisliği konuşuyor. Benim yapamadığımı, senin o kontrolsüz nefretin yaptı." Bakışlarını Alaz’dan çekip doğrudan bana, gözlüklerimin arkasına kilitlediğinde içimin ürperdiğini hissettim. "Ama oyunun kuralları değişti," dedi Murat Hoca, ses tonunu biraz daha alçaltarak. "Siz fazla zeki çıktınız. O kütüphanedeki günlüğü çözmeyecektiniz. Şimdi, o elimizdeki askeri dosyayı bana vereceksiniz. Ve asıl şartım şu..." Bakışları tekrar Alaz’a döndü. "Alaz... Yarın sabah o adliye sarayına tek başına gideceksin. Ahmet Hoca’ya iftira attığını, o ses kayıtlarını senin kurguladığını söyleyip suçu üstleneceksin. Kendini yakacaksın." "Asla!" diye bağırdım, sessizliği yırtarak. İçimdeki o korkak kız tamamen yok olmuştu. "Bunu yapamazsın! Alaz’ın geleceğini senin o iğrenç intikamın için yakmana izin vermeyeceğiz! Seni şikayet ederiz!" Murat Hoca’nın gözlerinde ani, karanlık bir şimşek çaktı. "Beni mi şikayet edeceksiniz?" dedi alaycı bir tavırla. "Hangi kanıtla? Elimdeki bu flash belleği şu an bu vadiden aşağı fırlatırsam, elinizde sadece hiçbir hukuki geçerliliği olmayan eski bir günlük kalır. Ama en önemlisi ne biliyor musun Ayşenur? Eğer Alaz yarın o adliyeye gidip suçu üstlenmezse... Babanın beş yıl önce o şirkette yaptığı, üstünü binbir güçlükle kapattığı o eski ticari sırları, o usulsüz muhasebe belgelerini yarın sabah bu şehrin tüm vergi dairesine ve yerel basınına postalarım. Seçim senin Bal Kabağı... Ya kendi geleceğini, o çok…