🏛️ 1. BÖLÜM: Kabuğun Altındaki Yangın
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Gümüşhane Lisesi’nin o yüksek tavanlı, gri koridorları benim için her zaman bir nevi sığınaktı. Ama benim sığınma yöntemim diğerlerininkinden biraz farklıydı. Ben, burnumun ucuna kadar düşen yuvarlak gözlüklerimin arkasına gizlenir, kollarımın arasında sıkı sıkıya tuttuğum kalın romanların sayfalarında kaybolurdum. İnsanların bitmek bilmeyen gürültüsünden, ergenlik sancılarından ve lise dramalarından kaçmanın en güvenli yolu buydu. Fakat o sabah, koridorun havası her zamankinden daha ağırdı. Edebiyat sınıfına doğru ilerlerken, arkamdan yükselen kahkahalar dalga dalga kulaklarıma ulaştı. Kalabalığın odağında kimin olduğunu anlamak için başımı kaldırmama bile gerek yoktu. "Ooo, bakın kimler geliyor! Bizim tarla faresi yollarda!" Sınıfın popüler ve bir o kadar da acımasız tayfasından olan Berk, koridorun ortasında durmuş, elindeki boş kantin tepsisini havaya kaldırıyordu. Hemen arkasında oturan Alaz ise montunun fermuarını boğazına kadar çekmiş, yumruklarını cebinde sıkmaktan parmak eklemleri beyazlamış bir halde yürüyordu. "Naber Bal Kabağı? Bugün rengin biraz soluk, mevsimin mi geçti yoksa?" Koridordakiler bu bayat espriye büyük bir iştahla güldüler. Alaz birden durdu. O an onun sırtındaki o gerginliği, omuzlarına binen o devasa yükü hissettim. Bu lakaptan nefret ediyordu. Sadece nefret de değil; bu kelime onun ruhunda derin bir yara açıyordu, bunu gözlerindeki o anlık parlak öfkeden anlayabiliyordum. İnsanlar onun dışarıdan sert, soğuk ve aşılmaz duran yapısını pürüzlü bir kabuğa benzetip bu ismi takmışlardı ama onun için bu bir eğlence değil, her gün katlanmak zorunda olduğu bir işkenceydi. "Kes sesini Berk," dedi Alaz. Sesi o kadar derinden ve o kadar soğuk geldi ki, etraftaki gülüşmeler bir anlığına bıçak gibi kesildi. "Adımı ağzına alma." Tam o sırada koridorun başından coğrafya hocası Ahmet Bey göründü. Elindeki ders kitaplarını düzelterek kalabalığa doğru yürüdü. Durumu toparlamasını, Berk’e kızmasını beklerken, Ahmet Bey’in yüzünde o alaycı, umursamaz gülümseme belirdi. "Ne oluyor burada yine? Alaz, oğlum, sabah sabah ne bu şiddet bu celal? Arkadaşların şaka yapıyor altı üstü. Hem fena lakap mı? Karadeniz insanı sever bal kabağını, tatlısını yaparlar. Bu kadar alıngan olma, hadi sınıfa." Ahmet Bey’in bu sözleri üzerine koridorda daha büyük bir kahkaha tufanı koptu. Bir öğretmenin, koruması gereken bir öğrenciyle bu şekilde alay etmesi, işin boyutunu tamamen değiştirmişti. Alaz’ın yüzü asfalttan daha gri bir hal aldı. Gözleri bir anlığına Ahmet Bey’e, ardından ona gülen kalabalığa kaydı. O an onun içindeki bir şeylerin kopup gittiğini, o sert zırhın bile bu darbeyi kaldıramadığını gördüm. Alaz hiçbir şey söylemedi. Çantasını omzuna daha sıkı asıp arkasını döndü ve merdivenlere doğru koşar adım ilerledi. Sınıfa girmek yerine okulun dış kapısına yöneldi. Kaçıyordu. Bu şehrin, bu okulun üzerindeki baskısından kaçıyordu. Ders zili çaldığında sınıfa geçtim ama aklım tamamen o çocukta kalmıştı. Sırama oturduğumda en yakın arkadaşlarım Ceren ve Selin yanıma geldiler. Ceren saçlarını geriye doğru atıp sırama oturdu. "Gördün mü sabahki mevzuyu?" dedi Ceren fısıldayarak. "Alaz yine delirdi. Ama Ahmet Hoca da yangına körükle gitti yani, hiç hoş olmadı." Selin de arkadaki sıradan öne doğru eğildi. "Kızım o çocuk tekin değil diyorum size. Tamam, lakap kötü, eyvallah da hocalara bile dik dik bakıyor. Bir gün başını büyük belaya sokacak. Ayşenur, sen niye öyle daldın yine? Çocuğu savunacak gibi bakma bana." "Savunmuyorum," dedim gözlüklerimi burnuma doğru ittirerek. "Sadece... kimsenin ona adıyla hitap etmemesi çok acı. Öğretmenler bile dalga geçiyorsa, o çocuğun bu okulda kendini güvende hissetmesi imkansız. Ben olsam ben de kaçardım."