Yaz Geceleri
Yazar: Aks

Kaldırın o eğik başınızı göklere, Hüznün ve kasvetin yenilmez çocukları, Çevirin gözlerinizi ufkun en mavisine, Kırılan her lanet değer size! Bağdat, 1833, Ağustos Önümüzde uzanan tanıdık patika, cennetten dünyaya bahşedilmiş bir parça gibi dingin ve sessizdi. Güneş o günkü mesaisine son vermeye hazırlanırken sadece batmaya az kala gösterdiği, değdiği her şeyi kutsarmış gibi altına boyayan ışıklarıyla patikanın çevresini sarmış buğday tarlalarını aydınlatıyordu. Tanıdık, nazik ve ılık bir rüzgar ise arada yüzümü okşuyordu. Sonbahar kapıda olsa da çevremizi saran Bağdat’ın alışıldık davetkar sıcaklığı şimdiden ılık bir gecenin bizi beklediğini müjdeliyordu. Böyle ılık yaz geceleri henüz yaşanmamış anılardan bir parça, bir haberci gibiydi. Rahatsız etmeyen, aksine rüya gibi görünen o sonsuz esenliğin gerçek olduğunu hatırlatan usul ürperti sarardı etrafımı ve ben bambaşka diyarlara uzanan hayallere dalardım. Vücudumu bu ürpertiye teslim eder, zaman ve mekandan tamamen soyutlanırdım. Geriye sadece parıldayan bir harita olan gökyüzü ve aklımdaki fısıltılar kalana dek. Her zaman bir yaz gecesinde ölmeyi, varlığımın ılık ve davetkar bir geceye karışarak sonlanmasını dilerdim. Tabii bundan önce kat edeceğim çok yol, göreceğim çok yer vardı. Aklımda dolanan ölümden yaşama kadar uzanan hayallerin sonu yoktu. Hepsinin ayak izleri birbirine karışıyor, zihnimde umut dolu bir tablo bırakıyordu. Ben, hayal ve umutlarımdan ibarettim. Böyle ılık gecelerde dadılarımdan gizli taş evin çatısına çıkar, vücudum uykuya teslim olana kadar gökyüzüne bakar, hayranlık içinde izlerdim. Kendimi bildim bileli mutluluğum Bağdat’ın beni bir anne sevgisiyle kucaklayan yaz gecelerine sığardı. O evde tek başıma kaldığım bir gece bile geçirmemiştim ama bu yalnız hissetmeme engel olmamıştı. Hayatım boyunca birileri bana baksa da hiçbir yere ait hissetmemiş, zavallı bir yetim olmak hiç hoşuma gitmiyordu. Bu yorucu gerçeklerin beni beklediği gerçekliğimde ise bulabildiğim tek kaçış çatıda tek başıma geçirdiğim saatlerdi. O zaman istediğim her şey, herkes olabilirdim. “Sana verdiğim listede birkaç kitap da var. Bu sefer getirmeyi unutma, olur mu? Öğrendiklerim bir işe yarasın istiyorum.” Nefise Hanım’la kaldığım eve yürüme mesafesinde olan kasabaya doğru giderken aramızdaki sessizliği bir süredir açmak istediğim bir konudan bahsederek bozdum. Nefise Hanım beni duyunca duraksadı. Bana dönerken güneşin etkisiyle neredeyse altın rengine bürünen saçının kumral dalgaları parıldadı. Yüzünde tam olarak ne anlama geldiğini bildiğim bir ifadeyle bakışlarını bana dikti. “O da ne demek şimdi?” Sesindeki hoşnutsuzluğu duymasaydım bile onu gözlerinden bunu okuyabilecek kadar iyi tanıyordum. Derslerim, talimlerim veya bana sağladığı herhangi bir fırsat hakkında ne zaman söylenecek olsam bu küçümseyici sayılabilecek yüz ifadesiyle karşılaşır, anında mahcup olur, dediğimden utanırdım. İçimdeki yılların beslediği bir zorunluluk olan minnettarlık duygusu üzerime beni boğmak ister gibi çöreklenir, kendimi nankör ve işe yaramaz hissettirirdi. Nefise Hanım bana düzgün bir yaşam imkanı vermişti. Bunu nasıl unutabilirdim? Ben kendimi ne zaman yük gibi hissetsem Nefise Hanım durumunun bunların hepsini karşılayacak kadar iyi olduğunu belirtmekten çekinmezdi. Ama bu yine de sahip olduğum her şeyi ona borçlu olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. O, beni koruması altına almasaydı nasıl bir hayat sürüyor olacağımı düşünmek bile istemiyordum. O ne kadar alçak gönüllü bir kadın olsa da, Nefise Hanım’ın her zaman çağının ötesinde bir kadın olduğunu düşünürdüm. Kırsaldan ayrılıp Bağdat’ın merkezine gittiğim zamanlar sayılıydı ama her gidişimizde insanların ona nasıl saygıyla davrandığını, herkesin ona nasıl imrenerek baktığını unutamıyordum. Şehirdeki kadınların çoğu eşlerinin gölgesinde bir yaşamı kabullenmişken benim tüm varlığımla hayranlık beslediğim bu kadın kendi parasının ve hayatının efendisiydi. Nefise Hanım bilgelik, anı, tecrübe ve hikaye doluydu. Tüccarlık yaptığı için sürekli seyahat ha…