2. BÖLÜM: YARASINI TAŞIYAN ÇİÇEK
Yazar: yaralarkadar

AYAZ Şehirler gündüzleri binalarla, geceleri ise insanların sakladığı günahlarla örtülürdü. Ben geceleri severdim. Çünkü karanlık, insanlardan daha dürüsttü. Kimse karanlıkta ne olduğunu saklamaya çalışmazdı. Siyah, siyahtı. Sessizlik, sessizlikti. İnsanlarsa farklıydı; gülümserken bile sakladıkları bir şey olurdu. Gözlerimi açtığımda, dubleks evimin en üst katındaki yatak odamı çevreleyen dev camlardan Ankara’nın soluk, grimsi sabah ışığı içeri süzülüyordu. Bir süre tavana baktım. Sonra dün gece geldi aklıma. Yağmur... Kaldırım... Kızıl saçlar... Ve o gözler. Açelya. Kaşlarımı çatıp yataktan kalktım. Neden onu düşünüyordum? Bir yabancıydı. Hayatımda yalnızca birkaç dakika yer kaplamış bir yabancı… Üstelik bana teşekkür etmişti. Hiçbir şey yapmadığım hâlde.Normalde umurumda olmazdı ama olmuştu. Asıl canımı sıkan da buydu. Odamda bulunan özel banyoma geçip yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki adama baktım. "Ne derdin var senin?" Cevap yoktu. Dün gece onu gördüğüm anda içimde oluşan o garip his hâlâ geçmemişti. Ne meraktı tam olarak, ne de başka bir şey... Sanki onu daha önce bir yerde görmüş gibiydim ama görmemiştim. Belki de mesele kız değildi. Belki de mesele, onun gözlerinde gördüğüm şeydi: Yalnızlık. İnsanın kendi yalnızlığını başkasının gözlerinde görmesi tuhaf bir şeydi. Çünkü bazı yaraları tanımak için dokunmak gerekmezdi; uzaktan bile kanadığını anlardın. Ben o bakışı tanıyordum. Fazlasıyla iyi. Üzerime siyah boğazlı kazağımı, koyu renk keskin kesim kabanımı geçirdim. Garaja inip siyah aracımın direksiyonuna geçtim. İstikametim bir holding binası değildi. Benim dünyamın merkezi başka bir yerdeydi: Cehennem. Kentin en karanlık sokaklarından birinin altında yaşayan, dışarıdan bakıldığında sıradan bir mekân gibi görünen ama içeride bambaşka kuralları olan yer. Kapısında tabela yoktu; zaten orayı bilen tabelaya ihtiyaç duymazdı. Ofise girdiğimde Araf ve Aras çoktan gelmişti. Araf her zamanki gibi jilet gibi siyah takımının içinde camın önünde dikiliyordu. Aras ise üzerindeki lacivert takımıyla koltuğa yayılmış, telefonuna bakıyordu. Beni görünce başını kaldırdı. "Günaydın Cehennem’in patronu, karanlıklar prensi ve dertler deryası patronum," dedi Aras. "Yine aura’ndan kaza yapacağız sabah sabah. Bu ne ciddiyet abim? Yemin ediyorum senin yanında durdukça benim yaşlanma karşıtı krem bütçem katlanıyor." Kabanımı çıkarırken ona baktım. "Günaydın." Aras bir yandan telefonuyla meşguldü, lacivert ceketinin yakasını düzeltti. "Biz Araf'la sabahın köründe hazırlandık, pişti olmayalım diye ben lacivert giydim, bu robot yine mateme gider gibi siyah çekmiş." Aras en sonunda kafasını telefondan kaldırdı. "Abi bak ben ne diyorum? O Akrep denilen herifin ekran süresi kesin 18 saat! İşsiz gibi her yere salça oluyor. Kardeşim senin başka işin gücün yok mu? Git tatile falan çık, bir Bodrum yap, detoksa gir. Bu ne hırs ya?" Araf soğuk bir sesle Aras’a döndü. "Aras, konuya odaklanır mısın lütfen?" "Ya Araf abim, robotum benim," dedi Aras doğrulurken. "Senin hiç mi neşen yok? Sen doğrudan şarja takılıyorsun galiba akşamları." Bana döndü. "Eee patron? Bizim dün geceki fırtına kızılı ne alemde? Adam dün gece kızın defterini topladı, ben de ‘Araf not al tarihe tanıklık ediyoruz’ dedim." "İşine bak Aras," dedim sesimi alçaltarak. Araf önündeki dosyayı bana doğru itti. "Dün geceki kız. Açelya Karaca." Dosyayı açtım. Dün gece yağmurun altında gördüğüm o yüzün vesikalık fotoğrafı vardı. Araf devam etti: " Yirmi altı yaşında . Eski mahallede küçük bir sanat atölyesi var. Ruhsat ve adres bilgileri burada. Bunun dışında özel hayatıyla, ailesiyle ilgili derin bir araştırma yapılmadı." bunlar sadece yüzeysel, resmi verilerdi. Aras telefonunu kaldırıp araya girdi: "Ben bir de sosyal medya hesabını buldum. Sen dosya hazırlarken baktım. İnsan ilişkileri önemli tabii." Araf gözlerini kapattı. "Allah sabır versin." Dosyaya yeniden baktım. Açelya Karaca. İsmini içimden tekrar ettim. Garipti. Bir çiçeğin adıydı ama dün gece karşımdaki kız çiçekten çok fırtınaya benz…