1. BÖLÜM: KIZILIN GÖLGESİ
Yazar: yaralarkadar

Ayaz Korlu Gecenin bu saatinde şehir, üzerine dökülmüş simsiyah bir yağ tabakası gibi görünüyordu. Gökyüzü kurşun gibi ağırdı; şehrin üzerindeki o kirli, karanlık bulutlar sanki her an tepemize çökecekmiş gibi alçakta süzülüyordu. Yağmur sıradan bir sağanak değildi; bardaktan boşanırcasına, neredeyse sokakları yıkıp geçmek istercesine şiddetle yağıyordu. Siyah, mat S-Class’ın ön camındaki silecekler ritmik ve huzursuz bir gıcırtıyla sağa sola gidip geliyor, yine de görüşümüzü netleştirmeye yetmiyordu. Direksiyonu tutan parmaklarımı hafifçe sıktım. Deri kaplamanın soğukluğu avuç içlerime işledi. Arabanın içinde ağır, koyu bir sessizlik ve duman kokusu vardı. Sadece motorun tok uğultusu ve dışarıda arabayı döven fırtınanın sesi duyuluyordu. Yan koltukta oturan Aras, parmaklarının arasında tüten sigarasından derin bir nefes çekip camı milim kadar araladı. Dumanı dışarıdaki karanlığa doğru üflerken rahat tavırlarından tek bir ödün bile vermiyordu. Dikiz aynasından baktığımda Araf’ı yine her zamanki yerinde gördüm; arka koltuğun köşesine sinmiş, gölgelerin arasında bir heykel gibi kıpırtısız duruyor, gözlerini tek bir an bile dışarıdaki tehlikelerden ayırmıyordu. Üçümüz de uzun süredir susuyorduk. Bizim dünyamızda boş konuşmalara yer yoktu. Bu şehirde bazı sessizlikler, saatlerce sürecek söylevlerden çok daha fazla şey anlatırdı. “Timur’un mekândaki adamları çekilmiş.” Aras’ın sesi nihayet arabadaki ağır sessizliği böldü. Sigarasının külünü aralanmış camdan dışarı silkip taba rengi deri kabanının yakalarını düzeltti. “Araf’ın adamları sokağın başını tutuyor. Şimdilik ortalık sakin.” Gözlerimi bir an bile yoldan ayırmadan, dikiz aynasındaki Araf ile kısa bir an göz göze geldim. “Sakinlik bu şehirde fırtınadan önceki son nefestir,” dedim. Sesim arabanın içindeki o karanlık atmosfere uyan tok ve soğuk bir tonda çıktı. “Gözünüz üstlerinde olsun. Timur geri adım atacak adam değil.” Arka koltuktan Araf’ın o her zamanki mesafeli, keskin sesi yükseldi: “Zaten gözümüz üzerlerinde.” Kısa ve gergin bir sessizlik daha oldu. Aras sigarasından bir nefes daha çekip dudaklarını büzdü. “Bazen şu çocuğun iki cümleden fazlasını kurduğunu görmek istiyorum,” diye mırıldandı. Araf’ın cevabı gecikmedi; sesi karanlığın içinden buz gibi sıyrıldı: “Bazen de senin iki cümleden az konuştuğunu.” Aras hafifçe kıkırdayıp başını koltuğun kafalığına yasladı. “Gördün mü Ayaz? Beni kıskanıyor.” “Susun,” dedim düz bir sesle. İkisi de aynı anda sustu. Yıllardır birbirimizin ciğerini bilirdik; ne zaman durmamız gerektiğini söylememize bile gerek kalmazdı. Yüzümde en ufak bir mimik bile kıpırdamadı. Gülümsemedim. Ama göğsümün derinliklerinde, çok kısa süren bir kıpırtı oldu. Belki de benim dünyamda gülümsemeye en yakın şey buydu. Araba ana caddeden sapıp ara sokaklardan birine yöneldi. Sokaklar daraldıkça yağmurun sesi daha da uğultulu bir hal alıyordu. Sokak lambalarının solgun ve sarımsı ışıkları ıslak asfaltta kırılıyor, kapalı dükkânların paslı kepenkleri karanlığın içinde birbirinin kopyası gibi görünüyordu. Burası şehrin unutulmuş, terk edilmiş köşelerinden biriydi. Tam sert bir virajı döneceğimiz sırada, arabanın güçlü far ışıkları sokağın köşesine vurdu. Önce duvara vurmuş karanlık bir gölge gördüm. Sonra o gölgenin içinde bükülmüş bir insan bedeni olduğunu fark ettim. Ayağımı refleksle gazdan çektim. Ağır araç, ıslak asfaltta kaymadan yavaşladı. Sokağın en kuytu köşesinde, kepenkleri kapalı eski bir dükkânın altında oturuyordu. Üstelik yağan şiddetli yağmurdan korunmak için tente altına sığınmaya bile çalışmamıştı. Dizlerini göğsüne doğru çekmiş, kollarını sıkıca bacaklarına dolamıştı. Üzerindeki açık renk trençkot sırılsıklam olmuş, tenine yapışmıştı. Ama gecenin bu simsiyah örtüsünün altında bile en çok dikkat çeken şey saçlarıydı. Yağmura ve karanlığa rağmen, far ışığı üzerine düştüğü an alev gibi parlayan, ıslak kızıl saçlar… Başını dizlerinin arasına gömmüştü. Omuzları düzenli ama çaresiz ritimlerle sarsılıyordu. Ağlıyordu. Aras elindeki sigarayı kül tabl…