3| iz
Yazar: geceninkaranlığı

Şimdi saat sensizin ertesi Yıldız dolmuş gökyüzü ayaydın Avutulmuş çocuklar çoktan sustu Bir ben kaldım bir ben kaldım Tenhasında gecenin avutulmamış ben Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettin ki bu yaşlar Utangaç boynunun kolyesi olsun Ayrılık Hediyesi - Yusuf Hayaloğlu Kaçıncı uykusuz geceydi bu? Kaçıncı sensiz gecem bu babam? Işıkları kapalı odada bomboş duruyordum. Zihnimde sorular, kalbimde keder ve gözlerimde ailem... Evet, odada aydınlık tek yer önümdeki çerçeveydi. Masa üstü ışık sadece onu aydınlatıyordu. Altay da dahil hepimiz mutluyduk; Hilal'in üzerinde civciv kostümü vardı. Mutluyduk. Zaman durmuştu ama hayat akıp gidiyordu. Nefesler durmuş, ciğerler şişiyor, sorular birikmiş, cevaplar yok oluyordu. Eve gitmeye yüzüm bile yoktu artık. Ne karımın yüzüne bakabiliyordum ne de çocuklarımın. Çocukların zoruyla eve gelmiştim.Çocuklarım... Hilal yoktu. Hiçbir yerde yoktu. Aramadığım, sorgulamadığım tek bir yer kalmamıştı. İstanbul'u altüst etmiştik. Yok benim kızım. Polisler de arıyordu. Tam olarak bugün otuzuncu gündü. 25 Haziran 2003. Başımı çevirip masanın yan duvarında asılı takvime baktım. Kızım olmadan geçen her güne bir çarpı attım. Otuz tane çarpı.Kızım olmadan aldığım nefeslerin otuzuncu günü. Dışarıda hava nasıldı, onu bile bilmiyordum. O kadar dağılmış bir haldeydim ki şu anda çalışma odasında kaçıncı şişeyi devirdiğimi bile bilmiyorum. Ben şu günlerde hiçbir şey bilmiyorum. Aslında ben sadece kızımı bilmek istiyorum. Kızım neredeydi, kim ona bu kötülüğü yapmıştı? Kızım aç mıydı? Korkuyor muydu? Beni bekliyor mu, canı yanıyor muydu? Açtım . Dicle de açtı. Korkuyordum . Evet, ben korkuyordum; kızımı kaybedeceğim diye ödüm kopuyordu, Dicle de korkuyordu. Canım yanıyordu , özellikle kalbim canımı çok yakıyordu. Diclem... Günlerdir odasından çıkmamıştı. O kadar kötü bir haldeydi ki özellikle benimle hiç konuşmuyordu. Yüzüme bakmıyordu. Yanına gidiyordum, susuyordu. Bağırmıyor, kızmıyor, ağlamıyordu. Uyuşmuş gibiydi. Belki de bana kırgındı. Keşke bağırsa, keşke kırıp parçalasa beni ama o susuyordu. Konuşkan karımın sessizliği kulaklarının varlığını sorgulatıyordu. Ben kızımı nasıl bulamıyordum ? Elimdeki şişeyi dudaklarıma yaklaştırdım ama kapının bir anda açılması ile durdum. İçerisi çok kötü kokuyordu ve içeri giren oğlum Rüzgar'dı. Oğlum . Çekingen bir tavırla bana baktı. Daha sonra yüzünü buruşturarak etrafa... 16 yaşında bir gençti ama ailenin abisi olarak yorulmuş gibiydi gözleri. Siyah saçları dağılmış, koyu gözleri endişeyle etrafı inceliyordu. Derin bir nefes aldığında aceleyle ayağa kalktım. "Çık Rüzgar." Sarhoş olduğumu anlamıştı. Anlık ayağa kalktığımdan yerimde sendelemiş, bacağımı masaya çarpmıştım. Gözlerinde beliren korkuyla durdum. Zaten başım da çok dönüyordu. "İçerisi kötü, dışarıda konuşalım," dedim. İçeri adımladı, beni duymuyor gibiydi. Lacivert şortu ve tişörtü ile uykusundan uyandığı belliydi; saat gecenin üçü olduğuna göre uyanık olması normal değildi. Bir elim masaya tutunurken, gözlerim onun ne yaptığına bakıyor kusma isteği tüm bedenimi kaplıyordu. Hızlı adımlarla odanın içine yürüyüp pencereleri açtı ve perdeleri çekti. "Ne yapıyorsun?" "Hangi birini soruyorsun?" Anlamayarak yüzüne baktım. "Baba bu kaç?" İki parmağını kaldırdığında ciddiyetle yüzüne baktım."İki?" Rahatlayarak nefesini verdiğinde daha fazla ayakta kalamayıp kendimi sandalyeye bıraktım. Sanki bacaklarım bile benden bıkmış gibiydi. Veya bu yükü taşıyamıyorlardı . "Niye buradasın?" "Biz seni istedik, geldin ama yüzünü görmedik. Nasıl oluyor bu?" Oturmayıp karşımda dikildi. "Sabah yanınızda olurum." Ofladı. "Baba, hiç mi umut yok?" Konuyu Hilal'e getirdiğinde derin bir nefes aldım. Adı bile göğsüme bir hançer saplıyordu. İçimi ona açamazdım. Ne diyecektim küçücük çocuğa; kardeşinizi bulamayacak kadar beceriksiz bir babayım diye dert mi yanacaktım? Yutkundum. Söyleyemeyip içime attığım her cümle için yutkundum. "Yutma baba..." Sakin bir sesle konuştuğunda gözlerimi Hilal'in fotoğrafından kaldırdım. Gitti ve kapıyı kapattı. Odada…