1|ışıksız gece
Yazar: geceninkaranlığı

Monna Rosa, siyah güller, ak güller; Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak. Kanadı kırık kuş merhamet ister; Ah, senin yüzünden kana batacak, Monna Rosa, siyah güller, ak güller." Sezai Karakoç -Monna Rosa DİCLE ÂŞIK Günlerden 25 Mayıs ya da kızımın doğum günü. 2005 Bahçede çocuklar koşuştururken, her dakika düşen Hilal'in hemen arkasında mutlaka bir abisi duruyor, aynı zamanda hizmetliler bahçeyi süslüyordu. Bugün kızım 2 yaşına giriyordu. Hava güzeldi, ılık; ne sıcak ne soğuk. Üzerindeki pembe elbise diz kapaklarına kadar uzanıyor ve beyaz çorapları ile tamamlanıyordu Hilal'in. Uzun sarı saçları gölgedeyken kumral oluyordu. Açık ten rengi terledikçe kızarıyordu. "Uçan balonları sadece üstlere koymayalım Hakan Bey. Şu masanın da etrafında olsun." "Hilal Hanum'un çıkacağu ha bu tabureye kalpli ve ayulu balonları asacağuk Dicle Hanum. Lan Yakup, hani da balonlar, nerede kaldu?" Hakan Bey, Fırat'ın şirketten biriydi; normalde de böyle organizasyonlarla ilgileniyordu. Telefonumu çıkardım ve "Kocamm" yazısına bastım. Genelde ilişkimizi fazla garip bulurlardı. Kimseyi ilgilendirmezdi, benim kocamıdı ve istediğimizi yapardık. Telefon açılır açılmaz konuştum: "Benim kocamsın sen biliyorsun değil mi?" "Senin kocanın güzelim, bunu tüm dünya biliyor." "Neredesin ya sen? Kaç saat kaldı akşama, çocuklar baba diye ağlıyor, durduramıyorum." Tam bu sırada Hilal'in kahkahası yankılandı bahçede. "Baba diye ağladıklarına eminim canım" Arkamı döndüğümde Hilal'i Altay'ın omuzlarında, ellerini açmış bir halde buldum. Altay kardeşim... Annemizin kaybı üzerine bizimle yaşamaya başlamıştı geçen senenin başında. Tuna'dan bir yaş büyüktü sadece. "Altay, sen geri zekalı mısın kardeşim? Düşüreceksin kızı, indir!" "Of abla, bir hastalık olsan panik atak olurdun valla." Küçücük çocuk panik atağı nereden biliyordu? "Yaşın onbeş, otuz değil!" "Konumuzla ne alakası var yenge?" Yenge mi? "Ne yengesi oğlum?" Hilal'i bu sefer çanta gibi koltuk altına sıkıştırdı. Bu kız niye inmek istemiyor gibiydi? Kahkaha atarak dayısının tişörtüne sarılmıştı. "Ben emin oldum. Sen yengemsin, eniştem de abim." Etrafıma bakındım, herhangi bir terlik yoktu. "Cerkutay!" Hemen ses geldi yanımdan. "Emret annem!" Ellerini alnına koymuş, emir bekleyen askerler gibi bakmaya başlamıştı. Bozmadım. "Hemen bana bir terlik bul asker!" Son sürat terlik bulmaya gittiğinde Altay, Hilal'i Rüzgar'a verdi ve bahçenin ağaçlık bölümüne, yani arka kısmına doğru koşmaya başladı. O terlikle abla dayağı yiyeceğini biliyordum. Aptal çocuk. "Dicle'm?" Telefonun açık olduğunu unutmuştum. Göz devirdim. "Kocam?" "Canına okudun çocuğun." "Gel artık, özlemedim." "Özlemedin?" Ağırlığımı bir ayağıma verirken mırıldandım: "Hım hım..." "E gelmeyeyim karım?" "Seni döverim!" Telefonun ardından bir kıkırtı duyuldu. "Beş dakikaya oradayım güzellik, beni bekle." Telefonu kapattım. Dediği gibi de oldu; tam 5 dakika sonra malikanenin kapısı açıldı. Olduğum yerde durdum. Gözlerim ondayken arkamda çıkan kargaşaya bakmadım, alışmıştım. Tabii ki alışacağım; evde dört erkek çocuğu ve iki yaş sendromlu kızım var! Ayrıca cerkutay bana vermesi gereken o terliği niye Tunaya fırlatıyordu? Ellerini iki yanına açıp gevşek gevşek gülen kocama baktım. "Kalbim," dedi. "Beynim?" dedim. "Ciğerim?" "Yok dalağın, mal mısın sen?" "Ağzı bozuk bir karım var ve ben itiraz ediyorum!" Güldüm. Ağzım bozuk değildi, sadece sevdiklerime biraz argo konuşuyordum. Peki, en çok Fırat'a oluyordu ama ben hep böyleydim. Kolları sıkıca bedenimi sararken boynuma sayısız öpücük kondurdu. Ellerim saçlarındayken gülümsedim. "Kızımız iki yaşına girdi aşkım." "Gidip kızımıza bakalım Dicle'm." Kolunu omzuma attığında yürümeye başladık. Çardakta masanın üzerinde oturup elindeki oyuncak ayıyı abisine fırlatan kesinlikle bizim kızımızdı. 4 abi ile pek dingin olmuyor insan, o da haklıydı. "Oyuncaklarını etrafa fırlatırsan üzülürler güzelim." Oyuncağı arkasına saklayıp kardeşine vermeyen ise Rüzgar'dı. Siyah saçları ve kapkara gözleriyle bana hatırlattıkları pek güzel şeyl…