ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yazar: karakomur

Bilincim, telsiz hışırtısının kesildiği noktada bıçakla budanmış bir dal gibi düştü; ne rüya vardı ne de geçen zamanın gölgesi, sadece kaburgalarımı sızlatan o çiğ gerçeklik. Zihnimden önce kaburgalarım uykusundan uyanıyordu. Devasa bir ağırlık göğsüme çökmüş gibi, ciğerlerime hava çekmek için yırtınmaya başladım. Boğazımdan yükselen tek şey kuru, keskin bir hırıltı oldu. Boynumun sağ tarafı, o şırınganın daldığı yer hâlâ yanıyorken. Kulaklarımın içi ise sağır edici yangın sireninden arınmıştı. Zifiri bir sessizliğin yerini motor gürültüsüne bırakırken. Durmaksızın dönen devasa bir motorun hırıltısı tüm yere hâkimdi. Oturduğum ya da uzandığım zemin delice titriyor, beni durmadan sarsıyordu. Sağ elimi refleksle o adamın gırtlağına yapışmak için kaldırdım. Saatlerce süren antrenmanlarım, o ezbere bildiğim yakın dövüş pozisyonları... Hiçbiri işe yaramamıştı. Adam daha başka, daha karanlık bir seviyedeyken yenme ihtimalim zaten oldukça düşüktü. Kaslarım yarı yarıya komut alıyor, sadece parmak uçlarımda hafif bir hareketlenme ve karıncalanma hissediliyordu. Kendimi zorlayıp parmaklarımı zeminde sürüklediğimde, elim kalın, pürüzlü ve soğuk metale değerken yanağım tırtıklı soğuk bir demire sürtünüyordu. Çeneme vuran temasla göz kapaklarım nihayet aralandı. Gözlerimi bir aracın arkasındaki demir kafeste, uğultular arasında açtım. Bulunduğum yeri seçebilmiştim, tepeden sızan kirli, kırmızı bir lamba ışığını. Kirpiklerimi kırpıştırıp o kırmızılığın içindeki gölgeleri seçmeye çalışıyordum. Yüzümün hemen önünde, yukarı doğru uzanan kalın demir çubuklar netleşti. Burnuma dolan keskin mazot ve yanık yağ kokusu zihnimdeki son parçayı da yerine oturtmamda yardımcı olmuştu. Altımdaki paletlerin zemini döven ritmi, motorun o boğuk hırıltısı... Bir zırhlı aracın, arkasındaki o dar, personelden ayrılmış demir bölmedeyim. Buraya bir eşya gibi fırlatmışlardı. Üzerimdeki binicilik takımı bu çiğ metalin soğuğuna tam olarak karşı koyamıyordu. Kusursuz disiplinim, o kuralsız ve karanlık tecrübenin karşısında erimeye yüz tutmuştu. Kafesin dışından, motor gürültüsünü yırtan robotik hışırtı yükselirken odağım değişti. Bir telsiz mandalına basılmasıyla. "Gölge Ay Bölüğü - Börü 1A. Saha giriş kontrol noktasına intikalde son çeyreğe girildi." ✵ ZPT’nin paletleri engebeli arazide saatlerdir dönüyordu. Son çeyreğe girildi derken birkaç saate varırız demek falan olmamalı mıydı? Saatlerdir bir yere götürülüyordum ama hâlâ yol bitmedi. Son çeyreğe gireli bir saati geçti. Burada ya bir haltlar dönüyordu ya da telsizde konuşan kişi yalan söylemişti. Bir saatten fazla süren bir 'son çeyrek' mi olurdu, mantıken mümkün değil. Buralarda kamera olması lazımdı, ama nerede... Aracın demir bölgedeki yükün ya da kişinin durumunu görmek için zırhlı, küçük gece görüşlü kameralar yerleştiriyorlardı. Genellikle yeşil veya siyah pütürlü askeri kasa içine gömülmüş, darbelere dayanıklı küçük ekran. Aracın ön tarafında, sürücünün hemen sağında veya komutanın oturduğu ön konsoldaydı. Gözlerimi alanda bakınıyormuşçasına gezdirmeye başladım. Fazladan bir saniye bile ekstra incelersem kendimi ele verebilirdim. Genellikle sakladıkları yerler aynıydı: Görüş açısını genişletmek ve içerideki kişinin kameraya kolayca ulaşıp zarar vermesini engellemek için tavanın arka köşelerine, kör noktalara yerleştirilirdi. Aracın arkasındaki ana çıkış kapısının hemen üst iç kısmına. Böylece kapı açıldığında içeri girenlerin veya dışarı çıkmaya çalışanların tam karşıdan görüntüsü alınabilirdi. Eğer araçta aydınlatma varsa, kamerayı o lambanın hemen yanındaki metal korumanın içine ya da havalandırma mazgallarının arkasına gizleyebilirlerdi. Böylece hem ışığın parlamasından yararlanıp kamerayı gizlerler hem de kablo hattını tek bir yerden geçiriyorlardı. Karanlıkta dikkatli bakıldığında, lensin etrafında çok hafif, donuk bir kırmızı mor tonlarında sinsi bir parlama görünüyor diyebilirdim. Ancak kişiyi tamamen kontrol etmek istiyorlarsa, geniş açıyı yakalamak için yukarıda, tavan veya köşe noktalarında da…