1.Bölüm
Yazar: (Wannesa) Hikari Armina

Bir yerde okumuştum. Nerde okuduğumu çok da net hatırlamıyorum ama sanırım şöyleydi; Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. ya bir insan bir yolcuğa çıkar, yada şehre bir yabancı gelir. Açıkçası bu sözün doğru olup olmadığını bilmiyorum. Anladığım tek şey varsa. Oda bir hikayenin başlaması için, birilerin doğduğundan beri aynı yerde olan kıçısını kaldırması gerektiği. Ve ben kıçlarını kaldıranlardan dım ama hikayenin başlaması için değil, amcamın geleceği için. Hemde o güzel görkemli bütün yabancı insanları hayranlığını alan İstanbul’um dan. Ta hayatımda hiç bilmediğim bir köye. Etrafı dağlarla , ormanla çevrili ve at çifliğiyle hayvancılık yapmalarıyla bilinen Nalesi köyü. Gerçi kasaba diyorlar oraya. iki şehrin ortasında kalmış yeşilliğini, doğallığını koruyan bir yermiş. Bir çok at yarışları için oradan herkes at alırmış, seyislerin en çok bulunduğu yer. Becerikli, İstanbul amcam da orada iş buldu. Bir veteriner için iş imkanı yuvası olduğu bence tahmin etmek hiç zor değil. İstanbul amcam da bu kasabaya kendisini çağıran adama ne kadar müteşekkir olduğunu anlatamam, görmek gerekir. Son yaşadığı büyük üzüntüsün den sonra onu bu kadar mutlu görmedim. Hayatımda ilk defa bir kasaba görecektim. Peki ben buraya gitmekten memnun muyum? Hayır. Başka seçeneğim var mı? Yine hayır. Üstüne birde yaz tatiline gelmesi ayrı bir can sıkıcı durum. İstanbul’da ki arkadaşlarımla vakit geçirmek varken ne yazık ki bütün yazımı burada geçirecektim. Hayvanlarla dolu bir kasabada. Bu ihtimal tekrar aklıma gelince oturduğum yolcu koltuğunda gerginlikle titredim. Malesef aile demek buydu. Her anınız da yanın da olmak yada ailen için oradan oraya sürüklenmek. Ben Ezgi. İkinci sınıf ilk okul öğretmenliği okuyan Ezgi Esin. İstanbul amcam ve Nergis yengemle iyi bir hayatım vardı. Ta ki Nergis yengem hamile kalana kadar. Çoğu aile için şenlik olan hamilelik haberi, amcamın kabusu oldu. Çünkü yengemin amcamı aldattığı ortaya çıktı. İstanbul amcam tıpkı memleketim olan İstanbul gibidir. Ne kadar güzel harika ve adını tarihe pek çok kez kazımışsa da bir o kadar kusuru vardır, canım İstanbul’umun. İnsanlar isimlerine çekerler. Güzel şehrimde görkemli yerler, ulaşım rahatlığı, nüfuz fazlalığı, iş imkanı, sosyal aktivite için mekanlar bulunduran bir şehir olsa da, aynı zamanda da nüfus fazlalığından dolayı aşırı kalabalık ve aşırı karmaşa olabiliyor, kötü insanların barınmaktan en çok hoşlandığı yer, trafiği dünyada birinci şeçilen( En azından bir başarımız var!), bazı ilçelerinde doğa denen bir şey olarak sadece zayıf ve çelimsiz ağaçlar bulabilirsiniz, artı olarak birazcık pahalılığıda var. Her zaman yüzde elli, yüzde elli olan, kim ne derse desin muazzam bir şehirdir. İstanbul amcamda, çok iyi niyetli, nazik, çalışkan ve yaşam dolu birisidir ama herkesin olduğu gibi onunda kusurları vardı, çocuğu olmaması gibi... Beş yaşımdan beri bende amcam ve yengemle yaşıyordum. Çünkü ailemi bir yıl gibi kısa bir süre içinde ne olduğunu anlamadan kaybettim. Babam ben beş yaşındayken beyninde birden çıkıp hızla onu ölüme götüren tümörden dolayı vefat etmiş. Dört ay sonrada annem de aşırı derecede babamın ölümüne üzülmekten kalp krizi geçirerek ölmüştü. Babamın ölüm anında yanında değildim ama annemin ölüm anında yanı başındaydım. Ne kadar o anları unutmaya çalışsam da unutamadım. Unutulacak bir an değildi. Küçük olduğum için acısı unutuluyor ama gördüklerimi unutamıyordum. Aklıma ne zaman o anlar gelse o gece annemle babam kabuslarıma giriyor. Kafasının bir kısmı kan içinde, beyaz bir takım elbise giymiş ona arkasını dönmüş giden babama dizleri üstünde düşe kalka peşinden gitmeye çalışan annnem ve babamı görüyordum. Her zaman aynı rüyayı görmüyordum ama bu rüyayı çok sık gördüğüm zamanlar annemin yeni öldüğü zamanlardı. Yaşım hatırlamak için belkide çok küçüktü ama her ayrıntıyı hatırlıyordum. Annemin kol- tuktan bitkin bir şekilde kalkışı. Yerde oynayan bana hem dehşet hemde yorgun gözlerle ba- kışı, sertçe yere çöküşü ve ağzına dayadığı eline dolan kan, ardından t…