7. Bölüm “Gerçekler”
Yazar: Drama Quenn

Göğsünün tam ortasında beliren o yer, sanıldığı gibi bir hiçlik değil; aksine, kütlesi dünyadaki tüm dağlardan daha ağır olan bir varlığın doğumudur. Kayıp, gidenin arkasında bıraktığı bir eksiklik değildir çünkü var olmayan bir şey insanı ezemez. İnsanı ezip geçen; gidenin ardından odada sıkışıp kalan, bir daha asla solunmayacak olan o devasa, fazla havadır. Bir insanın sesi kesildiğinde, o sesin çarptığı duvarlar titremeyi hemen bırakmaz; işte acı, duvarların sessizlikte bile aynı frekansla sarsılmaya devam etmesidir. Hüzün ise gürültülü bir çığlık ya da görkemli bir yıkım değildir. Hüzün, ceketinin cebinde unuttuğun, elini her attığında parmak uçlarını aynı yerden kesen ama bir türlü çıkarıp atamadığın görünmez bir cam kıymığıdır. Birini kaybettiğinde zaman durmaz; aksine çıldırmış bir ivmeyle ileri fırlar ve sen, geçen her milisaniyede onsuz bir geleceğin sert yüzeyine yeniden çarparsın. Bize acıyı zamanın iyileştirdiği yalanını söylediler. Oysa zaman sadece yıkıntının üzerine ince bir toz tabakası serper; en ufak bir hatıra rüzgârı o tozu kaldırdığında, altındaki kor ilk günkü hırsıyla parlamaya devam eder. İşte şimdi gerçekle yüzleşmek üzere olduğumun ağırlığıyla yutkundum. Gerçekleri duymak istiyor muydum? Annemin hayatı boyunca benden saklayıp ha bugün ha yarın dediği şeyleri duymaya, son zamanlarda ne olduğunu duymaya hazır mıydım? Karmen salona doğru yürürken peşinden ilerliyordum. Gerçekleri duymak isteyip istememek arasında gidip geliyordum ama daha ağır basan bir seçim vardı. O seçim ise hiç birşeyi bilmeden yaşamaya devam edip ölüp gitme seçeneğiydi. Ölmek, benim hayatım içinde en makul seçenekti. Karmen salonda boydan boya pencere olan camın önüne gidip karlı havayı izlemeye başladı. Yanına gidecekken vaz geçip koltuğa oturdum ve ayaklarını çekip ona bakmaya başladım. Başını yere eğerken derin bir nefes almıştı. “Hangisinden başlamam gerekli bilmiyorum” güçsüz çıkan sesi kaşlarımı çatmıştı. Hangisinden derken? Kaç tane vardı? Elini cebine atıp telefonunu çıkardı ve birini aradı. Telefonun diğer ucunda kim vardı bilmiyordum ama Türkçe bir şekilde “Uçağı hazırlayın” demişti. Uçak mı? Hop hop, orada durmalıydı. Telefonu kapattı an “Hayır” demiştim. Daha başka bir yere gidemezdim. Hem benim bir işim vardı, arkadaşlarım. “Ne hayır?” Diye sordu çatık kaşlarıyla “Öğrenmek istemiyor musun?” “İstiyorum ama daha nereye gideceğiz?” Kollarımla bacaklarımı sarıp başımı bacaklarımın üstüne koydum. “Annenin mezarına.” Ansızın nefesim bile donarken buz kestim. Annemin öldüğünü nereden biliyordu? “Romanya’ya” ve onun Romanya da olduğu? Ah, müdürümdü. Zaten okumuştu bilgilerimi. Gözlerimi kaçırıp yutkunduğum an kapı kırılırcasına çalındı. Korku dolu şekilde oturduğum koltuktan kalkarken ona baktım. O ise benim aksime sakin ama sinirliydi. “Merak etme, korkulacak bir şey yok. Otur.” Salak mısın sen? Kapı deli gibi çalınıyordu. Belli ki gelen alacaklıydı. Kendisi kapıya doğru giderken etrafta bakıyorduk. Ne olur ne olmaz saldırmak gerekirse diye sert şeyler arıyordum. “ Aq çocuğu, onu götürmeyeceksin!” İnanılmaz yüksek bir ses kulaklarımı doldururken gözlerimi pörtlettim. Resmen Karmen e küfür etmişti ve onu götürmeyeceksin dediği kişi bendim. “Bunu sana sormadım, bi defol git şuradan. Kız içeride.” Karmen öyle bir kükremişti ki yer titremişti. Gelen kimdi? Benimle ne alakası vardı? “Defne Ela, buraya gel!” Ela! Bana Ela demişti o ses. Kimdi bu? Hızlı adımlarımı kapıya yöneltirken bir anda duvardan güm diye bir ses gelmişti. “Karmen!” Diye çığırarak koşmam seni duymamla bir olmuştu. “Kızın adını ağzına alma piç herif!” Koridoru döner dönmez gördüğüm sahne tam olarak şuydu Karmen adamın boğazınını tutmuş ve havaya kalmıştı ve adamın yüzü morarıyordu. “Karmen!” Korkuyla çığlık atarken bana dönmesiyle ne zaman elime aldığımı bilmediğim vazo ellerimden kaydı. Donup kalmıştım çünkü Karmen in göz rengi koyu kırmızıydı, evet kırmızıydı. Birkaç kere peş peşe gözlerini kapatıp açtığında kendi rengi, yeşil olmuştu. Ama nasıl? Adamı bırakırk…