20. BÖLÜM - İntikamın Pençesi
Yazar: İrem Özgün

“Ronya! Önce düşmanının ellerine bakmalısın. Sonra gözlerine.” On yaşındaydım; babam Ramien beni eğitiyordu. Güçlü durmam, sarsılmaz olmam içindi. Annem içindi… “Düşmanının gözlerine baktığında, sana olan öfkenin seni ayakta tutması gerekir,” dediğinde, iki parmağıyla kendi gözlerini işaret etti. Başımı salladığımda ellerini ellerime değdirdi. Kalbim göğsümde vahşi bir kuş gibi çırpınmaya başladı; çünkü babam bana çok nadir dokunurdu. Her ne kadar sebebini o yaşta tam idrak edemesem de, annemin ölümünden sonra o şefkatli adamdan eser kalmamıştı. Bana sevgisini göstermekten korkuyordu; o devirde, bu dünyada zayıflık göstermek adeta ölümle eş değerdi. Babamı seviyordum ama bir o kadar da korkuyordum. Bana dokunması bile küçük bir mucizeydi ve benim o an tek ihtiyacım, ondan göreceğim şefkat dolu bir bakıştı. Sevgiye açtım. Fakat babam, sevgiye değil öfkeye ihtiyacım olduğunu düşünürdü. Parmaklarımı sardığım hançeri nasıl kavramam gerektiğini gösteriyordu. Sertleşen bileğimi kavradı ve keskin bakışlarını doğrudan gözlerime dikti. “Bileklerine güç ver, Ronya. Parmaklarınla değil, bileklerinle tutmalısın hançeri. Hem tüy kadar hafif olmalı hem de en sert darbede bile elinden düşmeyecek kadar sıkı kavramalısın.” Başımı tekrar salladım ve pozisyonumu aldım. Ramien, hançeri ona savurmam için elleriyle işaret etti. Harekete geçtiğim an, ne olduğunu dahi anlayamadan postalıyla bileğime vurdu. Çizmesinin sert derisi bileğimi ezerken hançer parmaklarımın arasından kayıp düştü. Babam bir an bile tereddüt etmeden dirseğiyle burnuma vurdu; acıyla çığlık atarak yere kapaklanmam bir oldu. Burnumdan sızan sıcak kan, aldığım darbenin vahametini yüzüme vuruyordu. Bu, babamdan yediğim ilk darbe değildi. Henüz on yaşında olmama rağmen beni yaralamaktan bir kez olsun çekinmiyordu. Çünkü güçlü olmam, annemin intikamını ancak bu şekilde alabilmem gerektiğini fısıldıyordu kulaklarıma. Ve ben, adına yaraşır bir şekilde inandım buna; çünkü ben bir Anka’ydım ve benim asıl gücüm, damarlarımda dolaşan bu saf öfkeydi… Karşımda duran Ramien’di; fakat o soğuk hatlarında bugün farklı bir gölge vardı. Acaba, diye geçirdim içimden, ben bugün bu savaşı kazanmasaydım, bana olan o bakışları çocukluğumdaki gibi yine acımasız mı olacaktı? Saray büyük bir hengâme içindeydi. Taç giyme töreni için hazırlıklar dört bir koldan yürütülüyordu. “Bugün Valen’i Leo’ya vereceksin,” dedi Ramien, omuzlarını umursamazca kaldırıp indirerek. “Leo onu kendi elleriyle öldüreceğini söylüyor. Açıkçası... Adam güçlü, hak veriyorum.” Bu sözlerle birlikte kaşlarım çatıldı. “Güç sadece öldürmekle mi kazanılır?” Başımı iki yana sallayıp sert bir nefes bıraktım. “Tamamen saçmalık!” “Saçmalık falan değil! Asıl güç, düşmanını yanında beslemek değil, kökünü kazıyıp yok etmektir!” Dün aldığım karardan beri beni sürekli sıkıştırıp bu konuyu açmaktan bir an olsun vazgeçmiyordu. “Bak Ramien, verdiğim kararları sorgulayamazsın,” dedim, sesime otoriter bir tını vererek. “Ben bir hükümdarsam, verdiğim sözlerin arkasında durmak ve bu topraklarda yaşayan herkesin barış ile refah içinde yaşamasını sağlamak benim en temel görevim.” Soluk almadan sıraladığım kelimelerin ardından göğsüm inip kalkarak derin bir nefes verdim. Sessizce ve dikkatle yüzümü inceledi. “Valen affedilmeyecek şeyler yaptı, Ramien, ve bunun bedelini canıyla ödemeli.” Elimi saçlarıma götürüp kulağımın arkasına iliştirdim. “Ben sadece... Adil bir kraliçe olmaya çalışıyorum.” Dudaklarından histerik, alaycı bir gülüş döküldü. “Adil olmaya çalışırsan, karşına dikilecek ilk kişi kendi halkın olur,” diye tısladı. “Zayıf olduğunu düşünür, tahttan inmeni isteyecek noktaya gelirler. Tahtta oturmak ve hükmetmek, çoğu zaman adaletle değil, kudretle yürütülür.” Sabrımın taştığını hissederek ellerimi iki yana açtım ve hırsla ona doğru birkaç adım yaklaştım. “Düne kadar hepsinin ölümünü isteyen sendin, şimdi neden birden bire Valen’i koruyorsun!” Diye bağırdığımda, göğsünde birleştirdiği kollarını çözdü ve karşımda dikleşti. “Ya hepsi ölecekti ya da…