7. BÖLÜM - Siyah Toprağın Kızı
Yazar: İrem Özgün

Clint mansell, Kronos Quartet - Lux Aeterna Soluduğum hava artık sadece kışın soğuğunu değil, yaklaşmakta olan o is kokusunu da taşıyordu; her nefeste ciğerlerime dolan o metalik, kanı anımsatan tadı duyumsuyordum. Adımlarım beni hangi meçhul yola sürüklerse sürüklesin, ruhumdaki bu yangını dindirecek hiçbir rüzgârın bu topraklarda esmeyeceğini artık biliyordum. Geceyi, bizi yerleştirdikleri o yüksek tavanlı odada, ağır döşeklerin içinde geçirmiştik. Bize verilen o ince kumaşlı yerel kıyafetlerin içindeydik; zira bu bölgede kışın dondurucu pençesinden eser yoktu. Lord Otto en önde, zırhlı müttefikleriyle birlikte ilerlerken; bizler atlarımızın üzerinde, birer gölge gibi onların gerisinden geliyorduk. Az evvel soluduğumuz o taze yeşillik ve tahıl kokusu yerini aniden boğucu bir havaya ve sönmüş köz kokusuna bırakmıştı. Nefes almak güçleşiyordu. Boğazımızdaki o kuru öksürükle boğuşurken, Lord Otto’nun yüzüne doladığı kalın şalla buraya ne kadar hazırlıklı geldiğini fark ettik. Gözlerimi ufukta gezdirdiğimde; uzaklardaki o karanlık silüet ve göğü esir alan kurşuni bulutlar, zihnime tek bir yeri getirdi: Ra Krallığı’nın o lanetli toprakları. Lord Otto atını dizginleyip durdu. Eliyle ilerideki devasa gölü işaret ederek tok bir sesle bağırdı: “Bu göl bizim sınırımızdır!” Kaşlarım çatıldı. Gördüğüm manzara içimdeki huzursuzluğu körüklüyordu. Toprak dediğin kahverengidir, kızıldır; yaşamı temsil eder. Fakat burada gördüğüm toprak, sanki üzerine bir büyü çökmüşçesine simsiyahtı. Atımı mahmuzladım; bu kararmış toprağı daha yakından görmek istiyordum. Bu bölgede Yaşam Vadisi’ne ait hiçbir iz kalmamıştı. Az evvel geçtiğimiz göl buradaydı, lakin her iki kıyısındaki topraklar ölüydü; suyun o berrak rengi gitmiş, yerini griye dönük, bulanık bir tona bırakmıştı. Oysa sadece iki kilometre ötede su, gökyüzü kadar temizdi. Burada ise her şey, sanki bir katliamın ardından geriye kalan küllerden ibaretti. Lord Otto hemen sağımda dizgin tutuyordu. Atlarımızı ağır adımlarla, o belirsiz sınıra doğru sürüyorduk. “Şu an üzerinde bulunduğumuz topraklar bizimdir,” dedi Otto, sesi buz gibiydi. “Gölün ötesi ise... Râ Krallığı.” Gölün bu yakası da tıpkı karşı kıyı gibi kavrulmuştu. Felaket, Yaşam Vadisi’nin sınırlarına kadar dayanmış, toprağın ruhunu söküp almıştı. Zihnim bulanıyor, gördüğüm bu yıkım beni bir büyü gibi kendine çekiyordu. Daha fazla dizgin tutamadım; tek bir hamleyle kendimi atın eyerinden aşağı bıraktım. Botlarımın altında ezilen siyah toprağın hışırtısıyla kıyıya doğru yürüdüm. Arkamdan yükselen o endişeli seslere kulak asmıyordum. “Ronya!” Bu Hansa’nın sesiydi, lakin geri dönmeye niyetim yoktu. Arkamdan geldiklerini, adımlarının sarsıntısını hissediyordum ama bakışlarım sadece gölün ötesindeki Râ Krallığı’na kilitlenmişti. Orası benim ait olduğum yerdi; karanlık bir ilahi gibi beni çağırıyordu. Damarlarımda akmaya başlayan o kızgın ateş, gücümün prangalarını zorluyor, her nefeste içimdeki koru körüklüyordu. Göğsüm bu vahşi heyecanla daralırken, az evvelki çatık kaşlarım yerini mağrur bir tebessüme bıraktı. Burası benim toprağımdı. Atalarımın kanıyla sulanmış, onların öfkesiyle mühürlenmişti. Bir zamanlar tüm dünya bu kudretin önünde diz çökmüştü! Atamın gazabı o kadar büyüktü ki, koca bir coğrafyayı bu sessiz küle çevirebilmişti. Yaşama dair tek bir kırıntı dahi bırakmamış, göğü ve havayı bile kendi matemine ortak etmişti. Yavaşça yere eğildim. Parmaklarımı o kara toprağa daldırdığımda, toprak toz olup parmaklarımın arasından süzüldü. Bu artık toprak değil, kadim bir yıkımın kalıntısıydı. Kendi kendime mırıldandım: “Bu denli bir kudret, ancak tanrıların lütfu olabilir.” Başımı hafifçe iki yana sallarken sesimdeki sitem, rüzgârın uğultusuna karıştı. “Böylesine büyük bir gücü nasıl olur da muhafaza edemedin?” Hansa’nın sesi tam arkamda yankılandı, uyarısı buzdan bir ok gibiydi: “O toprağa dokunmasan iyi olur, Ronya.” “Bu bana güç veriyor Hansa,” diyerek doğruldum. Kanım, damarlarımın çeperlerini zorlayarak haykırıyordu. Ellerimi yeniden o…