5. BÖLÜM - İyiliği Unutma
Yazar: İrem Özgün

Kendi eksenimde dönüyordum. Taze çimler çıplak ayaklarımın altını gıdıklarken, güneşin sıcaklığı yüzümü okşuyor, her zerremde o tatlı yakıcılığı hissediyordum. Tam o sırada annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Ronya! Kızım…” Dönmeyi bıraktım. Bakışlarım, az ötede çimenlerin üzerine oturmuş çiçek toplayan anneme kaydı. Hemen ona doğru koştum. Sarı saçları omuzlarından bir şelale gibi dökülüyor, üzerindeki yamalı kıyafet bile onun asaletini gizleyemiyordu. Yüzündeki güneş benekleri ve yeni yeni belirginleşen kırışıklıkları, güzelliğine yaşanmışlık katıyordu. “Anne!” diye bağırarak boynuna atıldım. Çiçek kokusuyla karışmış o eşsiz kokusu burnuma doldu. Bana sıkıca sarıldı; dünya o an durdu sanki. Sonra ellerimi tutup beni karşısına oturttu. Minik ellerim, onun güven veren avuçlarının içinde küçücük kalmıştı. “Bak kızım,” dedi, sesi hüzünlü bir melodi gibiydi. “Bu hayat çok zorlu olacak. Ne yaşarsan yaşa iyiliği sakın unutma. Kendi hayatını güzelleştirmek varken, onu karartma.” Gözleri dolmuştu. İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. “Hiçbir şey senin mutluluğundan daha kıymetli değil. Ben her zaman yanındayım.” Elini kalbimin üzerine, tam şah damarımın altına yerleştirdi. “Buradayım… Ve seni her zaman görebiliyorum kızım.” Yerimden sıçrayarak doğruldum. Nefes nefeseydim. Şakaklarımdan süzülen terler yastığa karışırken, burnumun ucu sızlamaya, gözlerim buğulanmaya başladı. Elim istemsizce kalbime gitti; annemin yokluğunu o an her zamankinden daha derinden, daha yakıcı bir özlemle hissettim. Acı bir tebessüm dudaklarıma yayıldı. Hak ettiği o huzurlu hayatı hiçbir zaman yaşayamamıştı. Ciğerlerimi yakan derin bir nefes verdim ama dolan gözlerimden tek bir damla yaş akmasına izin vermedim. Annem bu dünyadan göçüp gittiği gün kendime bir söz vermiştim: Bir daha asla ağlamayacaktım. Tam o sırada kapım tıklandı. “Ronya…” Hansa’nın sesiydi bu. “Gel Hansa,” dedim sesimi toparlamaya çalışarak. İçeri girdiğinde, kucağında tuttuğu bir yığın kıyafeti kenardaki masanın üzerine gelişi güzel bıraktı. Bana döndüğünde kaşları endişeyle çatıldı. Hızla yanıma gelip elini alnıma koydu, yüzümü inceliyordu. “İyi misiniz kraliçem? Ter içindesiniz,” dedi. Başımı hafifçe sallayıp elini nazikçe uzaklaştırdım. “İyiyim, sadece oda biraz sıcaktı,” diye geçiştirdim. Dikkatini dağıtmak için masadaki kumaş yığınını işaret ettim. “Bunlar ne?” Yataktan çıkarken Hansa bana doğru döndü ve ellerini saygıyla önünde birleştirdi. Gözlerindeki parıltı, kafasında yine bir tilki döndüğünün kanıtıydı. “Sizin sağ kolunuz olduğumu ve gelecekte sarayın düzeninden benim sorumlu olacağımı söylemiştiniz,” dedi gururla. “Ben de görevime şimdiden adapte olmaya karar verdim.” Onun bu çocuksu ama sadık heyecanı, az önceki kabusumun ağırlığını bir nebze olsun dağıtmıştı. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Yani?” dedim, sorar gözlerle. Elleriyle masadaki kıyafetleri büyük bir şevkle gösterdi. “Yani siz bir kraliçesiniz ve artık buna göre giyinmelisiniz! Dün çarşıya indim ve terziye özel olarak bunları hazırlattım. Artık her bir adımınız, her bir tavrınız ve giyinişiniz krallığa hükmetmeli.” Çenemi dikleştirdim, elim alışkanlıkla saçlarımın arasına gitti. “Rahatsız edici kıyafetlerden haz etmem Hansa,” diye kestirip attım. “Hâlâ bir savaşın ortasındayız ve hareketlerimi kısıtlayacak, kılıç çekmeme engel olacak hiçbir şeyi üzerimde istemiyorum.” Hansa, beni ne kadar iyi tanıdığını kanıtlarcasına gülümsedi. Kıyafet yığınının arasından, gece kadar karanlık, asil ama bir o kadar da pratik görünüyor olan siyah bir elbiseyi çekip çıkardı. “Müsaade edin, sizi hazırlayalım kraliçem.” Kapının dışında ne kadar süredir beklediklerini bilmediğim hizmetliler, Hansa’nın işaretiyle içeri süzüldüler. Hiç alışık olmadığım bir ritüel başlamıştı. Nemli ve ılık bezlerle tenimi sildiler; vücuduma yayılan kokulu merhemlerin ve ağır parfümlerin kokusu odanın havasını bir anda değiştirdi. Sesimi çıkarmadım. Bir kraliçe gibi görünmem gerekiyorsa, bu törensel hazırlığa katlanmalıydım. Saçlarımı titizlikl…