15.BÖLÜM- Ateş Ve Hançer
Yazar: İrem Özgün

İki gündür uykularımız kaçmış, üzerimize çöken felaketin ağırlığıyla sarayın taş duvarları arasında sıkışıp kalmıştık. İnsanların yüzünde korku, öfke ve bir anlık cesaretin getirdiği o tekinsiz ifade birbirine karışıyordu. Büyük bir savaş basit değildi; hazırlıksız yakalanmış olmamız, ihanetin yarattığı mühimmat eksikliği ve Ramien’in yarattığı boşluk, bizi uçurumun tam kenarına itmişti. Taht odasında, haritaların ve stratejilerin arasında bir kez daha toplandık. Bakışlarım, zırhlarının içinde birer heykel gibi dikilen sadık komutanlarımda gezindi. Hugo her an saldırıya geçecekmiş gibi tetikteydi. Hansa bile o asil kumaşların zarafetini bırakmış, üzerine geçirdiği ağır demir zırhıyla bir savaşçıya dönüşmüştü. “Savaşa savunmayla başlayacağız,” dedim, sesim odadaki her taşın çatlağında yankılanarak. “Gardımızı bir an olsun indirmeyeceğiz. Surlardaki kızgın yağ kazanları sürekli dolu kalacak. Okçuları ve ateş uçlu okları stratejik noktalara konuşlandırın; düşman surlarımıza yaklaştığı an gökyüzünü ateşten bir yağmurla boğmalıyız.” Leo, haritanın üzerine eğilerek tereddütle araya girdi: “Kraliçem, Arven’in stratejisini çözdüm. Gölge’yi savaşın başında sahaya sürmeyecektir. Düşmanın gücünü kırdığımıza emin olduğu, savunmamızın zayıfladığı o kritik anda onu devreye sokacaktır. İşte o an... Savunmayı iptal edip açık bir savaşa girmek zorunda kalacağız.” Başımı ağır ağır salladım. Leo haklıydı. “Gölge savaşa dahil olursa yaşama şansımız düşecek, bunun farkındayım,” dedim, gözlerimde yanan o görünmez alevi hissederek. “Lakin şunu asla unutmayın: Ejderhalar, Anka kuşunu yakamazlar. Sizi koruyabildiğim kadar koruyacağım ama benim yeniden doğma riskimi de alamazlar. O ateşin içinden tekrar çıktığımda, dostu düşmandan ayıramayacak kadar büyük bir yıkım getirebilirim.” İçten içe ürperdim. Yeniden doğmak, ruhumun o soğuk ve karanlık koridorlarına geri dönmek demekti. Çünkü o anlarda, en yakınlarımı bile göremeyecek kadar büyük bir öfkenin esiri oluyordum. Hansa, kara gözlerini kaçırarak kısık bir sesle sordu: “Peki ya Arven, barış teklifiyle gelirse? Uzlaşma ihtimalini bir kez olsun düşünemez miyiz?” Kaşlarım öfkeyle çatıldı. Bu ihtimali düşünmek bile zayıflıktı. “Tahtta oturup, bu halkı kendi kurallarımla yönetmeme izin verecekse eğer uzlaşmayı düşünebilirim,” dedim, sesime bir kraliçenin mutlak soğukluğunu zerk ederek. “Lakin bu, kanımın son damlasına kadar dik durup savaşacağım gerçeğini değiştirmez.” Bakışlarım, odadaki gölgelerin bile titremesine neden olacak kadar karardı. “Gerekirse...” diye fısıldadım, sesimdeki o tekinsiz tonu gizlemeden. “Gerekirse bütün dünyayı yok etsem dahi, o tahtın meşru sahibi ben kalacağım.” Gözümü karartmıştım. Bu savaşta ya bir kraliçe olarak yükselecek ya da küllerime gömülecektim. “Sabah karşı burada olurlar. Eğer doğrudan saldırıya geçmeyeceklerse, savunma düzenimizi kurmak için tahminen bir günümüz daha var,” dedi Hugo. Başımı onaylarcasına salladım. “Herkes kuşansın. Kazanlar hazırlansın ve savaş başlamadan hemen önce o ateşler harlansın,” dedim. Odadakiler, tek bir kelimemi bile kaçırmamak için pür dikkat beni dinliyorlardı. Hugo, asıl meseleye girerek durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi: “Aldığımız son bilgilere göre 19 bin askerle geliyorlar. Gölge, zaten başlı başına 20 bin askere bedel... Bizim ise elimizde sadece 9 bin kişi var.” Ellerini çaresizce iki yana açtığında, şansımızın ne kadar düşük olduğunu vurguluyordu. “Sayılarımız az olabilir, ancak surlarımız üç insan boyunda,” dedim, sesime güven verici bir tını zerk ederek. “Kimse gerçek sayımızı bilmiyor. Düşmana zayıf noktamızı göstermeyeceğiz. Surlar oldukça geniş; askerleri ön ve arka hatlara yayın. Gerekirse surların her metresine o korkusuz siluetleri yerleştirin. Düşman, surlarda gördüğü o asker kalabalığına inanmalı. Eğer gerekiyorsa... Yapay figürler, sahte sancaklar kullanın. Çok görünmeliyiz, çok kalabalık olduğumuza onları ikna etmeliyiz.” Masadaki Râ Krallığı haritasının üzerine eğilip sur kapılarını işaret ettim. “Kapılar…