13. BÖLÜM - Dağın Çöküşü
Yazar: İrem Özgün

ARVEN Hayatın gerçekleri, bir kırbaç gibi her gün yüzüme vuruyordu. Fakat bir insan için en ağır yük, hayatını koca bir yalanın üzerine inşa etmek ve o yalanı bir sancak gibi dalgalandırarak ilerlemekti. Asırlar boyunca meydanlarda, saray koridorlarında ve savaş meydanlarında bağırdığım o gerçek; tahtın bizim hakkımız olduğu iddiası, meğer parmaklarımın arasından sızan kanlı bir seraptan ibaretmiş. Hakkaniyet dediğim o asil kavramın altında, aslında hiçbir bağım yoktu o tahtla. Aksine... Tam da Ronya’nın o hiddet dolu dudaklarından döküldüğü gibiydim: Ben bir Taht Hırsızıydım. Ancak bu kanlı gerçek bile, omuzlarımdaki imparatorluk yükünü hafifletmeye yetmiyordu. Ronya, zihnindeki o intikam yangınıyla şu an sağlıklı düşünebilen, bir krallığın nizamını koruyabilecek bir kraliçe vasfında değildi. Damarlarındaki o Anka gücünün sınırı yoktu; hırçın, hırslı ve kontrol edilmezse sadece Râ’yı değil, tüm diyarları küle çevirecek bir felaketti. Kendi küçük oyun alanında, o çorak harabelerin üzerinde kraliçelik oynayabilirdi; fakat dünyanın mutlak hakimi olmasına, o dizginlenemez gücüyle her şeyi manipüle etmesine asla izin veremezdim. Günler önce, zindanın o küf kokulu loşluğunda Ronya’nın yüzüme fırlattığı sözler, içime tekinsiz bir kurt gibi düşmüştü. O lanet şüphe zihnimi kemirirken daha fazla dayanamamış ve rotamı Kadim Tapınak’ın o heybetli surlarına çevirmiştim. Yıllarca bize din eğitimi veren o bağnaz dervişlerle, tarihi kendi çıkarlarına göre eğip büken bilgelerle saatlerce konuşmuştum. Fakat hepsi, çocukluğumdan beri kanıma işlenen, ezberletilmiş o sahte tarihi tekrarlayıp durdular. Tam ümidimi kaybetmek üzereyken, Bilge Evander’in vaktiyle sarhoş bir gecede fısıldadığı o kadim oda düştü aklıma. Tapınağın derinliklerinde, zamanın bile unuttuğu, eski parşömenlerin, gizli sulh anlaşmalarının ve diyarların kanlı sırlarının saklandığı o gizli arşiv odası... O gece, tapınağın soğuk odalarından birinde dinlenip ertesi gün kendi sarayıma döneceğimi söyleyerek herkesi atlattım. Gece yarısı, tüm rahipler ve bilgeler derin bir uykuya daldığında, koridorların tekinsiz sessizliğinde o odayı aradım. Ve en nihayetinde, gizli bir dehlizin sonunda buldum. Odanın tozlu köşesinde, kadim rünlerle mühürlenmiş eski, kapalı bir sandık duruyordu. Sandığı zorlayıp açtığımda, kalın deri kapaklı, sayfaları zamana yenik düşerek sararmış o kitabı gördüm. Tamamen el yazısıyla işlenmişti. Sayfaları her çevirişimde, satır aralarından sızan o çıplak gerçekler yüzüme bir tokat gibi çarptı; yaşadığım o hayal kırıklığı, ruhumda asla kapanmayacak amansız bir çatlak oluşturdu. Atalarımın, tahtı ele geçirmek adına nasıl sinsi bir ihanet planı hazırladıklarını kendi gözlerimle gördüm. Karşı tarafın asil duygularını, güvenini ve aşkını bir silah gibi kullanarak, onları arkalarından nasıl hançerlediklerini okudum. Sayfaların arasında, o döneme ait kanlı çizimler, ihanete ortak olan hain lordların isimleri bir bir sıralanmıştı. En korkuncu ise, damarlarında Anka gücü taşıyan Râ’lıları yataklarında, uykularında acımasızca katletmişlerdi. Râ halkını, bir daha asla kendilerine savaş açamayacak, boyunduruktan kurtulamayacak kadar güçsüz ve yetim bırakmışlardı. Geriye kalan kırık dökük Râ hanedanını ise o çorak topraklara, sürgünün amansız yalnızlığına mahkum etmişlerdi. Karanlık odada kitabı kapatırken, Ronya’nın haklılığının ağırlığı göğsüme oturdu. O haklıydı. Ama bu haklılık, onun o görkemli tahta oturabilecek kadar ehil olduğunu göstermezdi. Bir imparatorluk, sadece intikam ateşiyle ve kılıç sallayarak yönetilemezdi. Tahtın gerçek varisleri çocukluktan itibaren politika, strateji ve nizam dersleriyle, bir hükümdar gibi yetiştirilirdi. Ronya savaşmayı, yakıp yıkmayı çok iyi biliyor olabilirdi; ama yönetmeyi, o hassas dengeleri korumayı kesinlikle beceremezdi. Şimdilik arkasındaki o aciz halk, zafer sarhoşluğuyla onun tarafında gözükebilirdi. Fakat o tahta tamamen yerleştiğinde, asırlık geleneklerin pençesindeki insanlar bir kadının mutlak otoritesini yanlış, krallık iç…