12. BÖLÜM - Güneşin Gölgesi
Yazar: İrem Özgün

4 AY SONRA Zaman, bu topraklarda bir nehir gibi gürül gürül akmış; günler ayların, aylar ise amansız bir değişimin amblemi olmuştu. Tam dört ay... Geçen bu süre zarfında Râ Krallığı’nın çorak topraklarında yükselecek, harabe kalıntılarından baştan yaratılacak tek bir taş dahi kalmamıştı. Krallığım, bir zamanlar küller altında can çekişen o yetim diyar, şimdi nizam içinde yükselen binaları ve yeşilin en asil tonlarıyla can bulan doğasıyla tamamen şenlenmişti. Halkım, sarayımın etrafını saran o geniş meydanlarda büyük bir hummayla, neşeyle dolanıp şenlik hazırlıkları yaparken, sarayın loş koridorlarında bambaşka bir telaşın izleri vardı. Hansa... Sarayımın şifacısı, bugün tarif edilemez bir tedirginliğin pençesindeydi. Çünkü bugün onun günüydü; evleniyordu. Leo, geçtiğimiz haftalarda tüm cesaretini toplayıp Hansa ile hayatını birleştirmek istediğini, sadakatini bir ömür boyu onun dizlerinin dibine sermeye hazır olduğunu ilan etmişti. Hayatım boyunca entrikaların, kanlı taht kavgalarının ve sahte gülüşlerin ortasında büyümüş bir kadın olarak, yanı başımda böylesine saf, kutsal ve gerçek duygularla birbirine kenetlenmiş bir çift görmek, o buz tutmuş kalbimi fazlasıyla mutlu ediyordu. Dışarıda zaferimizin ve bu kutsal birleşmenin hazırlıkları son sürat devam ederken, sarayımın beyaz mermerler ve altın kakmalarla işlenmiş, gün ışığını doğrudan bağrına basan o devasa yatak odasındaydım. Etrafımda, nefes almayı bile bir emir addeden altı hizmetkar kadın, beni gerçek bir hükümdar gibi, Râ’nın Kraliçesi’ne yakışır bir azametle giydirip süslüyorlardı. Üzerime geçirilen elbise, saf beyaz tüllerden dokunmuş, her bir kıvrımı rüzgarda bir kuğu gibi süzülen, akışkan ve cömert bir kumaşa sahipti. Elbisenin kalın askıları omuzlarımı asaletle sararken, göğüs kafesimin tam ortasında derin, mağrur bir dekolte uzanıyordu. Belime, zanaatkarlarımızın potalarında eritilmiş saf altından, üzerinde krallığımın kadim rünleri işlenmiş kalın bir kemer doladılar. Boynuma ise, parıltısıyla göz kamaştıran ve Râ’nın o şanlı sembolünü taşıyan güneş şeklinde ağır bir kolye iliştirildi. Kollarıma sıra sıra takılan altın bilezikler ve parmaklarımı süsleyen kıymetli mücevherlerin her biri, krallığımın yeniden şahlanan ticaretinin, o asırlık emeğinin en berrak karşılığıydı. Râ Krallığı, asırlar boyu en nadide kumaşları dokumakla, cevherleri işleyip en görkemli ziynetleri üretmekle nam salmış bir diyardı. Biz de köklerimizden gelen bu zanaatı, bu asil ticareti küllerinden yeniden doğurmuştuk. Fakat iyi bilirdim ki; bir krallık, hazinesine giren altınlar olmadan büyüyemez, surlarını dik tutamazdı. Henüz çok yeniydik, adımız topraklarda yeni yeni fısıldanıyordu ve insanlar, Arven’in gazabından korktukları için krallığımın sınırlarına adım atmaya, bizimle ticaret yapmaya hâlâ çekiniyorlardı. Hizmetkarlar, dalgalar halinde omuzlarımdan aşağı dökülen sarı saçlarımı özenle şekillendirip serbest bırakırken, başımın tam üstüne, ortasında kanatlarını asaletle açmış bir Anka kuşunun figürü bulunan, özel işçilikle dövülmüş o ihtişamlı tacı yerleştirdiler. Saçlarımın arasına gizlenen demir ve altın süslerin parıltısıyla birlikte, devasa aynadaki yansımama baktım. Karşımda duran kadın, artık zindanlarda solan o çaresiz kız değil, bir halkın kaderini omuzlarında taşıyan mutlak otoriteydi. Hizmetkar kadınlardan biri, Lima, büyülenmiş bir hayranlıkla bana bakarak öne doğru hafifçe eğildi. “Çok güzel oldunuz, Kraliçem. Adeta Güneş’in kendisi yeryüzüne inmiş gibi...” dedi, sesi saygıyla titreyerek. Yüzümdeki o mesafeli ama mağrur ifadeyi bozmadan hafifçe gülümsedim. Güneş, Râ topraklarının ufkundan yavaşça çekilip yerini gecenin asil karanlığına bırakırken, tüm geleneklerimize sadık kalarak şenlikleri ve bu kutsal düğün ritüelini başlatma kararı aldık. Sarayın devasa kapılarından dışarıya adımımı attığım an, arkamda nizam içinde dizilmiş onca hizmetkar, muhafız ordusu ve pelerinimi taşıyan nedimelerle birlikte, ağır, vakur ve toprağı titreten adımlarla şenliklerin yapılacağı o geniş a…