10. BÖLÜM - Ateşten Kanatlar
Yazar: İrem Özgün

Penceremin dar mazgalından sızıp yüzümü yakan güneş, havanın iyice ısındığının habercisiydi. Güneşi severdim; sıcaklığını, samimiyetini ve ruhuma bahşettiği o diri gücü en çok da bu topraklarda özlemiştim. Derin, yorgun bir nefes bırakırken bakışlarım odanın ağır ahşap kapısını aralayan hizmetkâra kaydı. Tam bir hafta olmuştu. Bu taş duvarların arasında, bana tahsis edilen odada yavaş yavaş toparlanıyordum ama bakışlarım hâlâ donuk, bedenim fazlasıyla halsizdi. Gözlerim bir kez daha odanın soğuk dokusunda gezindi. Duvarlar, Toskana taşını andıran krem rengi kireç sıvalıydı; üzerlerine yerleştirilen demir apliklerdeki mumlar ve küçük yağ kandilleri kasveti dağıtmaya yetmiyordu. Tek ışık kaynağım, dışarıya açılmayan, sadece güneşi içeri buyur eden o kemerli, küçük penceresiydi. Koyu ceviz ağacından oyulmuş kaba bir yatak, kenarda küçük bir çalışma masası, komodin, köşede sönmeye yüz tutmuş bir şömine ve kenarları işlenmiş bir kanepeden başka hiçbir şey yoktu bu sadelikte. Hizmetkâr, üzerinde gümüş işleme detayları olan ağır tepsiyi kucağıma bıraktı. Safran kokulu bir pilav, kurutulmuş otlarla pişmiş av eti ve yanında ince bir mayasız ekmek vardı. Ben sessizce yemeğimden birkaç lokma alırken, kadın eğilip fısıldar gibi konuşmaya başladı: “Bugün sizi buradan çıkarabiliriz.” Sözleri üzerine gözlerim irileşti. Gitmek, bir an önce gitmek istiyordum. Bu kasvetli şatonun entrikalarla dolu hengamesinde kalmak ruhumu tüketmişti. Duvarlar üzerime geliyor, nefessiz kalıyordum. Günlerdir Hekim ve Lenor dışında kimsenin yüzünü görmemiştim ve bu yalnızlıkta tek bir düşünceye tutunmuştum: Kendi krallığımı, huzurun hüküm sürdüğü bir diyar olarak yeniden inşa edecektim. Karşımdaki kadının yüzündeki derin çizgiler, sarayın yükünü yıllardır taşıdığının kanıtıydı. Ancak gözlerindeki o hesapçı parıltı ve yapay tebessüm, paraya ne kadar düşkün olduğunu açıkça ele veriyordu. Kapının ardındaki tehlikeyi düşünerek, “Peki ya nöbetçileri ne yapacağız?” diye sordum. “Signor ile görüşmek için izin isteyeceğiz,” dedi, sesi neredeyse bir hışırtı gibiydi. “Kralın huzuruna çıktıktan sonra, dönüş yolunda yürümekte zorluk çekiyormuş gibi yapacaksınız. Sizi koridordan geçirirken Prenses Alessi’nin odasına sapacağız. Orada vadiye bakan, geniş, mermer bir balkon var; kanatlarınızı açıp oradan uçup gidebilirsiniz. Ama zamanımız çok kısıtlı olacak.” “Hızlı olmalıyız,” diye onayladım onu. Başını sallayıp doğruldu. Yaralarımı saran keten bandajları ustalıkla çözüp üzerlerine yoğun, keskin kokulu bir merhem sürdü. “Bu merhem bir süre kanamanızı engelleyecek ve yaranın hızla kapanmasını sağlayacak,” diyerek boş tepsiyle birlikte odadan süzüldü. Çok geçmeden geri döndüğünde, kapıdaki muhafız da eşikte belirdi. Kadın yanıma gelip bana gizlice göz kırptığında işi tereyağından kıl çeker gibi hallettiğini anladım. Elindeki küçük cam şişeyi çaktırmadan avucumun içine bıraktı ve yataktan kalkmama yardım etti. Üzerimde, günlerdir giyilmekten yıpranmış, lekeli kıyafetlerimin aksine, muhafızların şüphelenmeyeceği sade, düz ve uzun bir elbise vardı. Kulağıma doğru eğildiğinde, sesindeki hışırtı neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı: “Haşhaş sütü ağrını dindirecektir, gitmeden önce mutlaka içmelisin.” Avucumu sıkıca kapattım. İçimdeki korku dalga dalga büyüyordu çünkü ben daha önce hiç uçmamıştım! Kanatlarımı gökyüzüne ilk defa teslim edecektim ve dürüst olmak gerekirse dehşet içindeydim. Ya başaramazsam, ya her şeyi daha da berbat edersem diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Yine de korkumu zihnimin karanlık bir köşesine ittim. Bedenime acı çekiyormuş süsü vererek, yavaş ve aksak adımlarla yürümeye başladım. Biz hareketlenir hareketlenmez kapıdaki muhafızlar da peşimize düşecek oldu. Hizmetkâr kadın hemen arkasını dönüp ters bir sesle araya girdi: “Yürüyemiyor bile, görmüyor musunuz? Ben yanındayım, götürüp getiririm.” Muhafız beni tepeden tırnağa süzdü. Perişan halimi ve güçsüz adımlarımı görünce ikna olmuş olacak ki, peşimizi bırakıp kapının önündeki nöbet yerlerine geri döndüler…