1.BÖLÜM - Ateşin Başlangıcı
Yazar: İrem Özgün

İçimde dinmek bilmeyen bir öfke vardı; ne sakinleşiyor ne de azalıyordu. Aksine, her nefesimde daha da devleşiyordu. Hakkım olanı almak uğruna, ölümü reddetmiştim. Ölüm bana uğramış, beni kendi karanlığına çağırmıştı ama ben onu seçmemiştim. Ben, yaşamanın değil, hükmetmenin peşindeydim. Bu yüzden geri dönmüştüm. Taht benimdi. Damarlarımda akan o hırçın ateş yalan söylemezdi. O tahta oturana kadar ne duracak ne de durulacaktım. Eğer yakmam gerekiyorsa yakacak, yıkmam gerekiyorsa yıkacaktım; geride sadece düşmanlarımın küllerini bırakana dek... Çünkü ateşin kanunu belliydi: Ya ısıtırdı ya da yok ederdi. Önüme getirilen savaş atının burnundan sıcak buharlar çıkıyor, hayvan sabırsızca toprağı eşeliyordu. Zırhları kuşanmış, ölüme ve yaşama hazırdı. Tek bir çevik hamleyle üzengiye basıp sırtına yerleştim. Hemen ardımda babam Ramien ve Hugo yerlerini aldılar. Hiçbiri konuşmadı. Artık kelimelerin kifayetsiz kaldığı o kanlı eşikteydik. Meydanın dört bir yanında, küllerinden doğan soyumun sembolü olan Anka kuşu işlemeli bayraklar gururla dalgalanıyordu. Onlar sadece birer kumaş parçası değildi; benim geri dönüşümün ilanıydı! Ordum, çelikten bir deniz gibi önümde dizilmişti. Kılıçların metalik parıltısı sabahın ilk ışıklarını bıçak gibi kesiyor, zırhlar gökyüzünün gri rengini yansıtıyordu. Hepsi hazırdı. Tek bir sözümü, tek bir işaretimi bekliyorlardı. Savaş henüz resmen başlamamıştı ama hava çoktan ağır bir kan kokusuyla dolmuştu. Binlerce asker... Hepsinin gözlerinde, bir kraliçenin asla yükseleceğine inanmayanlara inat, sarsılmaz bir sadakat vardı. Korku değil, umut taşıyorlardı. Benim, onların kadim kurtarıcısı olmam umudu... Ve ben... Ya o tahta bir Kraliçe olarak oturacaktım, ya da bu dünya benim öfkemle birlikte yanıp kül olacaktı. “Deh!” Topuklarımı atın böğrüne sertçe bastım. Atım şahlanarak öne atıldı. Safları yararak en ön safa, ordumun kalbine sürdüm. Tam düşmanımın karşısına... Başım her zamankinden daha dik, omuzlarım gerideydi. Beni uzaktan izleyen biri, bir kadından ziyade yaklaşan bir kıyameti görürdü. Gözlerimde tereddüt yoktu; sadece saf, yakıcı ve amansız bir öfke vardı. Hepsini yok etmek istedim. İçimdeki açlık, sadece o tahtla değil, karşımda duran her bir canın sönmesiyle doyacak gibiydi. Kralın ordusu, ufkumuzu kapatan kara bir duvar gibi uzanıyordu. Sayıları bizden fazlaydı, evet; ama nicelik, niteliğin öfkesi karşısında her zaman diz çökmeye mahkûmdur. Kalkanlarında ve rüzgârda mağrurca dalgalanan bayraklarında, kanatlarını açmış o ejderha sembolü işlenmişti. Gururla taşıdıkları, her zerresinden kibir akan bir sembol! En ön safta okçular dizilmişti; yaylar gerili, oklar kirişte, parmaklar ölümün tetiğindeydi. Arka sıralarda ise kılıçlı birlikler, disiplinli ve düzenli birer makine gibi bekliyorlardı. Orduyu kontrol eden komutan, atını birliklerin önünde bir uçtan bir uca sürüyor, onları hizaya sokuyordu. Savaşın yazılı olmayan onur kuralları vardır; kılıcını yanlış çekenin, kurallara uymayanın elinden onuru alınırdı. Onlar hazır olduklarını sanıyorlardı. Biz ise onlardan çok daha fazlasıydık. Biz, bu an için asırlardır hazırdık. Babam Ramien, atını ağır adımlarla benim hizama sürdü. Gözlerini karşı ordunun önünde tur atan adamdan ayırmadan, sesi buz gibi bir fısıltıyla yankılandı: “İkinci Komutan, General Derik… Merhum Kral Rodrik’e hizmet etmişti.” ‘Merhum kral’ derken sesindeki o ton değişimi gözümden kaçmadı. Alaycı, küçümseyen, geçmişin hesabını çoktan kapatmış bir ton… Dudaklarım istemsizce yana doğru kıvrıldı. Karanlık bir hazla Derik’i süzdüm. “Ramien,” dedim, bakışlarımı General’in üzerinden bir an bile çekmeden. “Onu öldürme şerefini sana veriyorum.” Babamın gırtlağından kısa, tok bir kahkaha yükseldi. Bu ses, yaklaşan fırtınanın ilk gök gürültüsüydü. “Emredersiniz… Majesteleri.” Dağların arasından devasa bir hareket yükseldi. Saniyeler içinde, güneşin önünü kesen karanlık bir leke toprağa düştü. Ejderha. Başımı kaldırdığımda gökyüzünü mutlak bir karanlıkla kaplayan o devasa silüeti gördüm. Gri ile si…