İki
Yazar: luviaa

Bölüm görselleri

“Efe hadi! Bak bırakır gideriz seni şimdi şurada!” diye olduğum yerde tepinerek bağırdım. Bıkmıştım yahu. Bezmiştim, bezmiş. Her okul sabahı babamla birlikte hazırlanmış Efe’yi bekliyorduk. Halbuki okul saatine daha vardı, neden bu kadar erken kalkıp ille de beni okula bırakmak istiyordu? Sorunlu mavi kirpi. Apartman boşluğunda durmuş onu beklerken bir anda merdivenin başında biri belirdi. Ters bakan gözlerimi o kişiye çevirdiğimde gördüklerime inanamadım. “Oha…” dudaklarımdan dökülen şaşkın nida ile birkaç kez göz kırpıştırdım. Ben doğru mu görüyordum? Bu kişi benim… “Ya yavrum ne abarttın, alt tarafı birkaç meyven olmuştur,” diyen kişi kardeşimdi evet. Üstünde siyah deri bir ceket, altında ise siyah bir kot pantolon vardı. Ayakkabıları ise daha yeni aldığımız, annemin onları giydiğini görürse geberteceği beyaz sporlarıydı. Saçları kendince taranmıştı ve asıl star parçaya geliyorum, kasım ayının başında takmış olduğu güneş gözlüğü. Az daha beklesek kar yağacak kar. Bu çocuk şaka mı? Küçük parmaklarıyla güneş gözlüğünü tutup burnun üzerine düşürdü. Bana üstten havalı, çapkın bir bakış gönderip yavaş yavaş basamakları inmeye başladı. Böyle bir sahnenin arkasında nasıl bir şarkı çalınmalı kestiremedim. Beynim durmuş gibiydi. Derdi neydi bu veledin? Hayrete düşmüş olan bakışlarımla inişini izlerken boş apartmanda bir ses yankılandı. “Efe Can! O ayakkabıları hemen çıkart! Lan gel buraya!” annemin tiz sesini duymasıyla son beş basamakta kendini bir anda aşağı fırlattı. Benim üzerime hem de. Bana doğru yaklaştığını anladığım küçük bedenini havada düşmek üzereyken yakaladım. Ayaklarını yere inmek ister gibi çırpınca bıraktım. Ayakları yere temas eder etmez dış kapıdan koşarak çıktı. Aynı şekilde annemin gazabından kaçmak için ve tabii bir de geç kaldığım için hızlıca peşinden gittim. Ama bir de ne göreyim? Küçük fare ön koltuğu çoktan kapmış. Neyse şu an onunla bunun tartışmasını yapamazdım. Dediğim gibi hiç vaktim yoktu. Hemen arka koltuğa geçtiğimde babam arabayı sürmeye başladı. Oda işe geç kalmıştı zaten. Hepsi öndeki mavi kirpi yüzündendi. Of! Gerginliğim kat ve kat her geçen dakika da biraz daha artıyordu. Çünkü bugün fizik sınavı vardı. Aslında hazırdım, yani dünden. Dün coğrafya sınavına girmiştim ama fiziğe çalışmıştım. Yani bir arkadaştan yanlış notlar almıştım. Neyse dünden idmanlısın kızım. Korkma. Korkma. Korkma… Stresten tırnak kenarlarımı soyduğumu bile babamın beni uyarmasıyla fark etmiştim. “Efza,” demişti sadece. Başımı eğdim kucağımdan kaldırdığımda dikiz aynasından bana bakan babamla karşılaştım. Ah baba ah, kızın ne yangınlar içinde bir bilsen. “kızım iyi misin?” sorarken bakışları aynadan yolduğum tırnaklarıma kaydı. Başımı hemen olumlu anlamda salladığım sırada Efe atıldı. “Ya benim gibi yakışıklı, karizmatik, bebeksi mi bebeksi bir kardeşi var. E kızlarda peşimde zaten, göyümcelik damarı tutmuş stres yapmıştır.” Diyerek olaydan kendine pay biçti. Süper zeka kardeşim benim, ne kadar da zekisin sen öyle. Hem ne demişti o? Göyümce mi? Dudaklarımdan kaçan kıkırtıya engel olamadım. Ellerimi koltuğun iki yanına koyup öne doğru eğildim. İki koltuğun arasından başımı uzatıp yandan bir şekilde koltuğa kurulan kardeşime baktım. “Ne dedin sen? De bakayım bir daha,” dedim merakla. Aslında dalga geçecektim ama bunu benim biricik saf kardeşim anlamamıştı. Yüzünü bana çevirip gözlüğünü tekrar burnunun ucuna düşürdü. Bakışlarındaki bilmiş eda ile dudaklarımı bir birine bastırdım. “Yakışıklı, karizmatik…” diye saymaya başlayınca hemen böldüm. Beklediğim cevap bu değildi çünkü. “Hayır, hayır. Bu değil, ne damarım tutmuş benim onu söyle.” Diyerek aydınlattım. Babam ise neden sorduğumu anlamış gibi bıyık altından gülmeye başladı. Gül sen gül, senin de bir açığını yakaladığımda böyle gülebilecek misin acaba. “Göyümce.” Masum masum cevaplayınca bir kahkaha kopardım. Şen kahkahalarıma babamın kahkahası da eklenince arabanın içi şenlik yeri gibi olmuştu. Biz gülerken Efe’nin en son kollarını göğsüne de bağlayıp koltukta aşağı kaydığ…