BÖLÜM 9 : KAN VE YEMİNİN BEDELİ
Yazar: zinolay

BÖLÜM 9: KAN VE YEMİNİN BEDELİ Bilmezler yalnız yasamayanlar, Nasıl korku verir sessizlik insana; İnsan nasıl konuşur kendisiyle; Nasıl koşar aynalara, Bir cana hasret, Bilmezler. ORHAN VELİ KANIK O gün Tören Günü'ydü. Görevimiz bittiği için değil, görevimizi onurla yaptığımız için alacağımız bir takdirin günüydü. Ama ben, her zamanki gibi, zamanlamayı ayarlayamamıştım. Geç kalmıştım. Karargâhın arkasındaki yoldan, neredeyse koşarak tören alanına yaklaşıyordum. Nefesim hızlanmıştı, üniformamın kusursuzluğunu umursamadan, aceleci adımlarla ilerliyordum. Tam tören alanını görecek kadar yaklaştığımda, hareket eden bir gölge gözüme çarptı. Bir an durdum. Bütün bedenim, o anki telaşı unutup, sahada edindiği soğukluğa geri döndü. Gözlerim, saniyeler içinde o gölgeyi analiz etti: Elinde bir silah olan terörist. Hedefi belliydi: Tören alanı. Adrenalin, buz gibi bir şok dalgası gibi damarlarıma yayıldı. Törendeki masumları, komutanlarımı, timimi korumak zorundaydım. Hızla çevredeki bir araç yığınının arkasına siper aldım. Susturucuyu silahıma takışım, refleksin ötesinde, yılların alışkanlığıydı. Tetik parmağım, o anki bütün duygularımı unuttu. Sadece görev vardı. Nefesimi düzenledim. Hedef, iki kişiydi. Sessiz ve dikkatli bir şekilde nişan aldım ve ateş ettim. Susturucunun çıkardığı Fuuut. İlk hedef yere yığıldı. Fuuut. İkinci hedef de sarsıldı. Etkisiz hale geliyorlardı. Derin bir nefes aldım. Ama o an... karnımın sağ tarafında ani bir sıcaklık ve ardından gelen dayanılmaz bir uyuşma hissettim. Bedenimin alarm zilleri çalmaya başladı. Elim refleksle yarama gitti. Kan. Vurulmuştum. Ama duramazdım. Gözüm karargâhın etrafında, sızmış olabilecek diğer tehditleri arıyordu. Acıyı yok sayarak yeniden nişan aldım. Zihnim, sanki acı sinyallerini kabul etmeyi reddediyordu. Arkamdan gelen bir hışırtı sesiyle hızla döndüm ve o yöne doğru ateş ettim. Hedef ıskalanmıştı, ama bu hareketim bana hayatıma mal oluyordu. O an, karnımın sol tarafında, ilkinden daha keskin, ikinci bir uyuşma hissettim. Sanki vücudumdaki tüm güç, o iki noktadan boşalıyordu. Yine vurulmuştum. Bedenim ağırlaşıyordu. Dizlerim titriyordu. Ama içeriden, tören anonsları geliyordu. "...Keskin Nişancı Tomris Demir!" "...Bomba İmha Uzmanı İsmet Kapak!" İçimdeki acı, şimdi bir hız kazanma dürtüsüne dönüşmüştü. O isimler teker teker okunurken, içerideki coşkuyu duyuyordum. Ama ben, bu törene kanla, nefes nefese girmek zorundaydım. Duramazdım! Son birkaç hamleyle, kalan teröristleri de etkisiz hale getirdim. "Temiz." diye fısıldadım, kendi kendime. Tam o an, dizlerim büküldü. Sanki vücudumdaki kemikler, bir anda kum yığınına dönmüştü. Nefesim kesik kesikti. Bir adım daha atacak gücüm kalmamıştı. Gözlerim kararmaya başlamıştı. Yere, o soğuk zemine düşmek üzereydim ki... Bir silah sesi yankılandı. Benim silahım değildi. Kafamı, son bir inatla kaldırabildiğim kadar kaldırdım. Karşımda, tören alanının kapısında, dimdik ve soğukkanlı duran Yiğit yüzbaşı vardı. Tabancası hâlâ dumanı üstündeydi. Arkamdaki son tehdidi, o görmüştü. Göz göze geldik. O an, bütün o rütbeler, o sertlik, o mesafe kayboldu. Sadece iki insan kaldık. Benim gözlerim yavaşça kapanırken, onun yüzündeki saf dehşeti ve korkuyu gördüm. Hiç düşünmedi. Bir komutana yakışmayan dolu gözlerle hızla bana doğru koştu. Dizlerinin üzerine çöküp yanıma geldi. Başımı nazikçe, o sert üniformasının kapladığı dizlerine koydu. Soğuk terlemiş yüzüm, onun sıcaklığına değdi. Yüzüme bakarken sesi titriyordu. Kontrolünü tamamen kaybetmişti. "Umay... dayan! lütfen dayan! Kurtulacaksın!" "Yardım edin!" diye feryat etti. O güçlü adamın sesindeki çaresizlik, kalbimi burktu. O, benim için korkuyordu. O, benim için, benim için. Tam o sırada, içeriden tim arkadaşlarımızın panikle koşan ayak sesleri duyuldu. Gözlerimdeki perde iyice kapanırken, sadece boğuk bir şekilde, "Komutanım!" diye bağıran seslerini duyabiliyordum. Samet, Tomris, İsmet... Bütün karanlık timi gelmişti ama karanlık beni içine çekiyordu. Gözümün önünden geçen…