Asker sözü 𝓜𝓪𝓱ş𝓮𝓻𝓮 𝓚𝓪𝓭𝓪𝓻

BÖLÜM 39 : UMUDUN ÜÇ ADI

Yazar:

Asker sözü 𝓜𝓪𝓱ş𝓮𝓻𝓮  𝓚𝓪𝓭𝓪𝓻 - zinolay kitap kapağı
Asker sözü 𝓜𝓪𝓱ş𝓮𝓻𝓮 𝓚𝓪𝓭𝓪𝓻 kitap kapağı

BÖLÜM 39: UMUDUN ÜÇ ADI Artık demir almak günü gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol. Yahya Kemal Beyatlı Karargâhın o devasa, meşe ağacından yapılma toplantı salonuna adım attığımızda, içerideki havanın ağırlığı göğüs kafesimize bir balyoz gibi indi. ​Sanki duvarlar bile olacakları biliyormuş gibi susuyor, tavan üzerimize çökecekmiş gibi baskı yapıyordu. Masanın üzerine gelişi güzel bırakılmış dosyalar ve her köşesi kırmızı kalemle işaretlenmiş stratejik haritalar, profesyonel bir sessizliğin tam ortasında duruyordu. ​Komutanların bakışları mermer kadar sert, kış rüzgârı kadar soğuktu. ​Yiğit, tam sağ yanımda bir kaya gibi yükseliyordu. Ütüsü bozulmayan üniforması ve içindeki fırtınayı gizleyen kararlı duruşuyla her zamanki gibi dimdikti. ​Ben de aynı ciddiyetle, tokalaşırken kemiklerinin sertliğini hissettiğim komutanımla göz göze geldim. ​Binbaşı Sadun, parmaklarının ucuyla siyah bir dosyayı önümüze doğru itti. Sesindeki ton, geri dönüşü olmayan yolların ilk sinyaliydi: ​"İki kişilik sızma görevi. Kod adı: Kervan Kapanı." ​Haritaya doğru hep birlikte eğildiğimizde, Binbaşı planın kan donduran detaylarını anlatmaya başladı. Terörist grupları, bir insani yardım konvoyu kılıfına bürünerek sınırdan devasa bir mühimmat sevkiyatı yapmaya hazırlanıyordu. ​Yiğit’in sesi, odadaki gergin sessizliği kesen keskin bir bıçak gibi duyuldu: ​"Destek timi nerede?" ​Binbaşı, gözlerini haritadaki kırmızı çarpı işaretinden ayırmadan buz gibi bir cevap verdi: ​"Destek timi olmayacak. Sadece ikiniz. Orada bir çift gibi davranacak, göze batmadan kervanın içine sızacaksınız." ​Kalbimin ritminin bir anda hızlandığını, avuç içlerimin buz kestiğini hissettim. Yiğit yavaşça bana döndü. Bakışlarında kelimelere dökülmeyen ama ruhuma işleyen o sessiz soru vardı: ​"Var mısın?" ​Hiç tereddüt etmeden, bir yemin eder gibi başımı eğdim: ​"Sonuna kadar." ​Ertesi gün saatler sabahın dördünü gösterdiğinde, dünyanın en ıssız yollarından birindeydik. ​Üzerimizdeki eski, yıpranmış köylü kıyafetleri ve yüzümüze sürdüğümüz yorgun göçebe ifadesiyle aynadaki aksimize bile yabancıydık. Zihnimiz ezberlenmiş Arapça ve Kürtçe cümlelerle doluydu. ​Kamyonun gizli bölmelerinde tonlarca silah vardı ama bizim için en ağır yük, her an deşifre olma korkusuydu. Saatler ilerledikçe yüzümüze kum, kalbimize ise uçsuz bucaksız bir sessizlik bulaşıyordu. ​Görevin ikinci günü karanlık çöktüğünde, cılız bir kamp ateşinin etrafında Yiğit’le yan yana oturduk. ​"Bir şey hissediyorum Umay," dedi Yiğit, sesi rüzgârın fısıltısına karışırken. ​"Ben de..." dedim, sesim titremesin diye yumruğumu sıkarak. ​"Olmazsa?" diye sordu. Sesindeki o gizli veda sızısını ilk kez bu kadar net duyabiliyordum. ​"Olursa da onurlu olur sevgilim," dedim. "Vatan toprağına karışırız, daha büyük onur mu var?" ​Üçüncü günün sabahında, güneş ufuktan kan rengi bir ışıkla doğarken her şey bir anda cehenneme döndü. ​Kamyonun tekeri büyük bir gürültüyle patlamıştı. Bu seferki acı bir gerçekti. Sinyallerimizin yokluğu bizi savunmasız birer açık hedef haline getirmişti. ​Dört ağır silahlı araç, tepelerin arkasından toz kaldırarak bize yaklaşıyordu. Sayı otuzu geçiyordu. Yiğit’le o tozlu, barut kokan kaya parçasının arkasına sığındığımızda, dünya sanki o birkaç metrekarelik alana sıkışmıştı. ​Dışarıda otuzdan fazla namlu bize çevrilmişti, ama benim gözüm sadece Yiğit’in yüzündeki o sarsılmaz metanetteydi. Eli telsize gittiğinde, parmaklarının ucundaki o hafif titremeyi sadece ben fark edebilirdim. Bu bir korku değil, sevdiği kadını ölüme götürmenin verdiği o devasa yükün ağırlığıydı. ​Telsizin mandalına bastı. Sesi, kayaların arasından süzülen rüzgâr kadar sert, ama bir o kadar da hüzünlüydü: ​"Komutanım... Koordinatları verdim. Tam üzerimize, tam bu noktaya bomba desteği istiyoruz." ​Hattın diğer ucunda saniyelerce süren o sağır edici sessizlik, sanki bin yıl gibi uzadı. Binbaşı Sadun’un nefes alışını bile duyabil…

Bölümün tamamını WritePad'de oku