BÖLÜM 36: TAM ZAMANINDA GEÇ KALDIM
Yazar: zinolay

BÖLÜM 36 : TAM ZAMANINDA GEÇ KALDIM “Hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır.” P.Coelho O gece, karanlık sokakta bana yaklaşan ayak seslerini duyduğumda, içimdeki Umay’a “kaç” diyemedim. Artık kaçacak bir ben kalmamıştı ki. Çünkü ben, Yiğit’in şehadet haberini aldığım gün çoktan yitirmiştim kendimi. Geriye kalan sadece bir kabuktu, askeri bir refleksler bütünü. Elimi kaldırdığımda, karşıma çıkan o adamın yüzünde bile ben Yiğit’in gözlerini aradım. Hani o gülen, o mavi, o meydan okuyan gözleri… Onları bulamadığımda, kayboluşum biraz daha derinleşti. Biri karnıma tekme attığında, yere yığılırken aklımdan geçen tek cümle şuydu: "Onu koruyamadım." Bebeğim… İçimdeki o minicik can. Bizi affet. Biri bana "Türk müsün?" dediğinde, kan tadı dolu ağzımla bile gururla fısıldadım: "Çok şükür." "Müslüman mısın?" diye sorduğunda ise, boynum kopsa da "Elhamdülillah," dedim. Bunu bile hatırlıyorsam… Demek ki ben, hâlâ kim olduğumu tamamen unutmamışım. Ama artık kim olduğumun ne önemi vardı ki? Ben, yastığımın öbür yanı soğukken; ben, karnımda taşıdığım umudu yitirmişken… Yiğit yok. O dağ gibi adam yok. Karnımda taşıdığım minik can yok. Ama ben buradayım. Gözlerim açık. Kalbim paramparça. Hastaneden camdan dışarı baktım. Gökyüzü griydi. Orada bir bulut şekil değiştirdi. Sanki bir asker selamıydı… Belki de Yiğit bana el sallıyordu. Belki de… ben sadece… delirdim. O sağlık ocağından hastaneye gelmiştim yol nasıl geçti nasıl geldim bilmiyorum bildiğim tek şey delirdim diye bağırırken doktorun seruma bir ilaç enjekte ettiğiydi. Kapı gıcırdayarak açıldığında, gözümün gördüğü ilk yüz Devrim’di. Endişeden kırışmış, solgun bir yüz. Ardından… babam. O an zaman durdu. Nefesim boğazıma dizildi. Onların buraya gelmesi, yaşadığım her şeyin gerçekliğini yüzüme vuruyordu. Devrim bir şeyler söylüyordu, telaşla dudakları hareket ediyordu: "Umay iyi değilsin, kaç gündür eve gelmiyorsun, doğru düzgün konuşmuyorsun, gözlerin bomboş bakıyor…" Ama ben onun sesini duyamıyordum. Kulaklarımda sadece Yiğit’in sesi yankılanıyordu: "gökyüzünde buluşalım seni seviyorum." Babam yaklaştı. Gözleri doluydu, ama bir baba gücüyle sakin olmaya çalışıyordu. Usulca sordu: “Umay, kızım… Neyin var? Neden bu kadar zayıfladın?” "Ben iyiyim baba," demek istedim. Her zamanki gibi güçlü kızı olmak. Ama dilim kıpırdamadı. O anki sessizlik, tüm sözlerden daha ağırdı. Gözlerim birden yaşla doldu. Geri dönemedim. Tutamadım. Yutkunamadım. Ve… Sanki içimde bir baraj yıkıldı. Birden babama sarıldım ve … Hıçkırarak ağlamaya başladım. Tüm gücüm, tüm direnç duvarlarım çöktü. Sarsılarak, titreyerek, omuzlarımın acısıyla. “Önce abim gitti baba…” Sesim acıdan çatallandı. “Sonra annem…” Gözlerimi yumdum, ellerimi yumruk yaptım. “Şimdi de Yiğit ve… bebeğim… Baba, ben nasıl dayanayım buna?” Gözlerimden akan yaşlar, kucağıma dökülen cam kırıkları gibiydi. “İçimde bir can büyütüyordum ben… onun bir parçasını. Kokusunu bile duyamadan... toprağa verdim. Onu koruyamadım, baba. Elimden kayıp gitti. O da onlar gibi melek oldu.” Ağlayarak devam ettim “Mücadele ediyorum çırpınıyorum ama sanki kuşun ayağına taş bağlamışlar da uç demişler gibi kanadım var ama yüküm çok ağır baba. Uçamıyorum her uçmayı denedikçe daha çok canım yanıyor, uçmaya korkuyorum.” Babam sustu. Gözleri doldu. Ama bana belli etmeden, O babacan, güçlü kollarıyla beni sımsıkı sardı. Küçük bir kız çocuğu gibi onun göğsüne yaslandım. Kokusu… çocukluğumdu. Güven kokusu. “Baba…” dedim. “Ne olur… ne olur sen de gitme. Sen de beni bırakma… Bir tek sen kaldın. Sen de gidersen ben dayanamam” O da dayanamıyordu artık. Elleriyle saçımı okşadı. Sesi, acının ağırlığıyla derindi: “Ben buradayım kızım. Söz… seni bırakmayacağım. Ne olursa olsun, senin yanındayım. Sen benim en kıymetlimsin.” İçimde bir şey kırıldı. Ama aynı anda, paramparça kalbimin en orta yerinde bir şey de onarılmaya başladı. Çünkü o sarılış, bir yaraya pansuman gibiydi. O kelimeler, ruhumun derinliklerine…