BÖLÜM 30: KAN BAĞINDAN ÖTE
Yazar: zinolay

BÖLÜM 30 : KAN BAĞINDAN ÖTE Emre’nin ihanetiyle gelen ağır sessizlik ve hemen ardından gelen o sarsıcı nişan teklifi arasında geçen günler... Tam bir denge arayışıydı. Karargâhın koridorları, bazen bir fısıltı kadar gergin, bazen ise aile sıcaklığında bir kahkaha kadar huzurluydu. Bizim timimiz, tam da bu iki zıtlığın ortasında, kendi dengesini kuruyordu. Tim, operasyondan yeni dönmüş, raporlar teslim edilmişti. Şimdi, yeni bir görev gelene kadar, o çok kıymetli ‘moladaydık.’ Bu molalar, sadece dinlenmek değil, aynı zamanda birbirimizin ruhunu onarmak demekti. Sabahın erken saatleriydi. Güneş, karargâhın tozlu antrenman sahasını altın rengine boyuyordu. Normalde bu saatler gerginlik ve dayanıklılık testi demektir, ama bugün biraz farklıydı. Cihan, ısınma hareketlerini yaparken yanıma geldi. — “Yüzbaşım,” dedi, yüzünde hınzır bir ifade. “Şu antreman işini neden hiç ciddiye almıyorsunuz? Baksanıza Tomris bile benden hızlı.” Tomris, Cihan’ın duyacağı şekilde güldü: — “Çünkü benim haraketlerim, senin egondan daha hızlı, Cihan!” Cihan durdu, kaşlarını çattı: — “Aşk olsun Tomris! Ben egomu düşmanı ezmek için kullanıyorum. Bunu da yazdım bir köşeye haberin olsun.” Ali araya girdi: — “Sizin egonuzla yarışan tek şey, Devrim doktorun size taktığı isimler, komutanım duyuyoruz sonuçta.” Cihan sinirlenmişti sanırım çene kemiğini sıktığını görebiliyorduk. Alinin ensesine bir tane şamar yerleştirdi. — “Ali oğlum senin ağzın biraz gevşemiş gibi ,sıkmamı ister misin oğlum?” Ali yanımızdan “Ben koşayım ya canım sıkılmıştı zaten” diye 32 diş sırıtarak uzaklaştı. Yiğit, yanımda yavaşça şınav çekerken bana baktı, gözleriyle gülümsedi. — “Gel Umay,” dedi. “Şu koordinasyon poligonunda bana eşlik et. Görelim bakalım, eski Umay mı daha çevik, yoksa şimdi ki aşık Umay mı?” Meydan okumayı kabul ettim. Koşu ve tırmanışlarla dolu o engelli parkurda, Yiğit’le bir yarışa tutuştuk. İkimiz de profesyoneldik, ama işin içine tatlı bir rekabet girince her şey daha eğlenceli oluyordu. Poligonun sonundaki o dik duvarı tırmanırken, Yiğit’in omuzuna bastım. — “ Ne aşık Umay, ne de eski Umay, yüzbaşı Umay her zaman bir adım öndedir!” diye bağırdım. O güldü. Gülerken bile omuzları güçlüydü. Duvarın tepesine ilk ben ulaştım. Yiğit hemen arkamdan gelip, her zamanki gibi beni belimden yakaladı. — “Çok hızlısın Yüzbaşım,” diye fısıldadı. “Ama ben seni her zaman yakalarım.” Antrenman sahasının ortasında, sadece ikimiz vardık. Güven, güç ve sevgi, ter ve toprak kokusuna karışıyordu. Antrenmandan sonra, tim olarak karargâh yemekhanesin de toplandık. Masamız her zamanki gibi gürültülüydü. Kemal, elinde büyük bir kahve, köşede sessizce oturuyordu ama o bile bizim enerjimizden nasibini alıyordu. Ali, elindeki çikolatalı bisküviyi göstererek felsefe yapıyordu: — “Hayat, bu bisküvi gibidir. Her zaman çikolata kısmı size gelmez. Bazen sade tarafını yersiniz, bazen de içinden çikolata sızar.” İsmet, tabağındaki poğaçayı bitirirken gözlerini devirdi: — “Ali, Allah aşkına, sen ne zaman bu kadar şair oldun? Boş ver bisküviyi, önemli olan poğaçadaki peynir. O da hiç yetmiyor. Peyniri kokutuyorlar sanki.” Tomris, dizüstü bilgisayarında bir şeyler kontrol ediyordu. Cihan konuştu, — “ ya komutanım sizin kuzeniniz Devrim de nasıl bir kız bilemedim kelle paça’ya aşık bir Kız olabilir mi ya? Zorla tehditle içirdi bana” dedi gülerek. — “ Devrim kelle paça’sına laf ettiğini duymasın Cihan öldürür seni. Hem de ben Devrimin paçasının üstüne paça tanımam.“ Buna bütün tim kahka atarak karşılık verdi . bu sefer kemal bile sesli bir şekilde gülmüştü, Kemali uzun sürenin ardından ilk defa bu kadar gülerken görüyordum. Unutmamıştık, unutulmazdı zaten, sadece acıya alışıyorduk. Zamanla alışıyorduk. Gülüşmelerimiz, masada yankılandı. O gürültünün arasında, sadece Yiğit’in sakinliğini fark ettim. Elini masanın altından uzattı ve benim elimi tuttu. — “Gülüşünü seviyorum,” diye fısıldadı. sanki tüm o karargâh, tüm o görevler, Devrim’in sertliği, Cihan’ın şakaları... hepsi yalan…