BÖLÜM 13: MUCİZE VE ÇARPIŞAN KADERLER
Yazar: zinolay

BÖLÜM 13: MUCİZE VE ÇARPIŞAN KADERLER YİĞİT'IN GÖZÜNDEN Yoğun bakım kapısının önünde, Serdar Yarbay ve timle birlikte bekleyişimizin o yorucu, o bitmeyen anlarından birindeydik. Her birimiz, sanki camın arkasındaki Umay'ın yerine nefes alıyorduk. Ani bir hareketlenme oldu. Doktorların ve hemşirelerin hızlı adımlarla yoğun bakım odasına girdiğini gördüm. Kalbim, göğüs kafesimde dehşetle çarpmaya başladı. Başım döndü. Bir şey mi olmuştu? Durumu mu kötüleşmişti? Yoksa... o kritik 48 saat bitmeden, en kötü haber mi geliyordu? Doktor, cam kapıyı kapatırken bana bakmamaya çalışıyordu. Bu profesyonel bir prosedür müydü, yoksa içeride gerçekten hayat memat mücadelesi mi veriliyordu? Bütün vücudum buz kesti. Zaman durmuştu. Ameliyattaki altı saat, cehennemdi, ama bu on dakikalık bekleyiş, ruhumu lime lime ediyordu. İçimden sadece dua ediyordum; yeminlerim, yalvarışlarım, dinden imandan uzaklaşmış bir Albay’ın son çığlıklarıydı. Elimde olmadan tırnaklarımı avuçlarımın içine batırmıştım. Derken, on dakika sonra doktor kapıyı açıp dışarı çıktı. Yüzünde, yorgunluktan çok daha baskın, tarifsiz bir aydınlanma ve mutluluk vardı. Bir gülümseme, o ciddi dudaklarını esnetiyordu. "Bir mucize gerçekleşti," dedi, sesi yankılandı. Bütün timin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Hayırlı olsun, hastamız gözlerini açtı. Çok güçlü bir insan." Doktorun bu sözleriyle, sanki vücudumdaki tüm destek kolonları çöktü. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Koridorun soğuk zeminine yığılırken buldum kendimi. Yere oturup derin, uzun, boğuk bir nefes aldım. Bugün, sanki bin yıllık bir karanlıktan sonra yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Hayatın bütün o ezici ağırlığı üzerimden kalkmış, yerine tarifsiz, saf bir mutluluk gelmişti. Doktorların yüzündeki gülümseme, nihayet bana da bulaşmıştı. O an, cebimdeki telefon titredi. Ekranda "Cihan Kara" yazıyordu. Cihan... benim için bir kardeşti. "Hayırdır inşallah," diyerek telefonu açtım. Sesimin titremesini kontrol edemedim. "Alo, Yiğit, nasılsın?" Cihan'ın sesi, her zamanki gibi tok ve kararlıydı. "İyiyim, çok iyiyim Cihan. Tahmin edemeyeceğin kadar iyiyim. Sen nasılsın?" "Ben yeni görevden geldim. Tayinim Şırnak olarak çıktı. Nerdesin, bir konuşsak?" Gözlerim kocaman açıldı. Cihan'ın buraya gelmesi... "Hastanedeyim, Cihan." "Bir şey mi oldu? Hemen geliyorum!" Telefon kapanmıştı bile. "Hayır, gerek yok!" demeye bile fırsat bulamadan hat kesilmişti. İçimde tatlı bir telaş vardı. Umay'ın uyanışı ve Cihan'ın apar topar gelmesi, bu kaotik hastane gününü daha da hareketlendirecekti. Serdar Yarbay yanıma geldi. "Yiğit, ailesine haber verdiniz değil mi?" "Verdik, Komutanım," dedim. Ayağa kalkarken elimle yüzümü sildim. "Ama babası kalp hastası olduğu için doğrudan söylemedik. Bir kuzeni varmış, adı Devrim. Kardeşi gibi yakınlarmış. İlk ona haber verdik. O da durumu babasına ben bildireceğim dedi. Hatta ilk uçakla buraya geliyormuş." "Tamam, iyi yapmışsınız. Gerisi şimdi Umay'a kalmış." Devrim, hastaneye iner inmez aceleyle koridorlarda yürüyordu. Umay'ın durumu, bütün mantığını alt üst etmişti. Elindeki, yarın başlayacağı görevine ait dosyaları sıkıca tutuyordu. Bu hastaneye yeni atanmıştı; resmi olarak yarın başlayacaktı, ama canı gibi sevdiği kuzeninin başına gelenleri duyunca bekleyemezdi. Bir yandan düşüncelere dalmış, bir yandan hızlı adımlarla ilerlerken, büyük bir dikkatsizlikle köşeyi döndüğünde sert bir kaya gibi biriyle çarpıştı. Çarpışmanın şiddetiyle elindeki dosyalar yere saçıldı, sayfalar koridorun zeminine yayıldı. Devrim, bir adım geriye sendeledi. Karşısındaki kişi uzun boylu, yapılı, kaslı ve oldukça heybetli bir adamdı. O da çarpmanın etkisiyle dengesini zor toplamıştı. Sinirle gözlerini Devrim’e dikti. "Yuh be! Ayı mısın kardeşim? Önüne baksana!" dedi Devrim, sinirle yerden dosyalarını toplamaya çalışırken. Bütün profesyonelliği uçup gitmişti. Adam, kaşlarını çatarak eğildi ve alaycı bir şekilde cevap verdi: "Ne önüne bakması? Sen ne ayısından bahsediyorsun ya? Yolda yürümeyi öğren önce!" Sesi,…