BÖLÜM 11:UZUN BEKLEYİŞ
Yazar: zinolay

BÖLÜM 11: UZUN BEKLEYİŞ Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm ERDEM BEYAZIT YİĞİT’ İN GÖZÜNDEN Ambulansın içinde, metalin soğukluğu ve Umay’ın tenindeki o ürkütücü sıcaklık arasında sıkışıp kalmıştım. Umudumu yitirmemeye çalışıyordum, ama vücudum buz kesmişti. Alnımdan süzülen ter, kanlı ellerime karışıyordu; hissetmiyordum. Zihnimde tek bir emir yankılanıyordu: "Umay’ın bana ihtiyacı var. Vazgeçemezsin!" O benim her şeyimdi. Hayatımın anlamı, vicdanımın sesiydi. Bu kadar erken, bu kadar haince bir saldırıyla onu kaybetmeye tahammül edemezdim. Ambulansın içindeki hava, tam bir kaostu. Sağlık ekipleri, Umay’ın durumunu stabilize etmek için inanılmaz bir hızla çalışıyordu. Makinenin ritmik bip sesleri, kalbimin atış sesinden daha belirgindi. Bir hemşire, yüzünde telaşlı bir ifadeyle bana döndü. Sesi, acı bir gerçekliği haykırıyordu: "Nabzı yavaşlıyor! Kan grubunu biliyor musunuz? Hastaneye acil kan ihtiyacını ilettik ama zamanla yarışıyoruz!" O an, bütün vücudum dondu. Ancak saniyeler içinde zihnimdeki o komutan sesi devreye girdi. Derin bir nefes alıp cevap verdim: "Biliyorum. B Rh+... Benim de kan grubum aynı. Gerekirse bütün kanımı verin, ne kadar gerekiyorsa alın! Yeter ki Umay yaşasın!" “Sakin olun. Şu an en önemli şey onun stabil kalması. Sizden kan takviyesi yapalım. Kurtulacak merak etmeyin. “ Onların sakinleştirici sözleri, o anki fırtınanın ortasında bir sığınak gibiydi. Ama zihnimde koca bir fırtına kopuyordu. Umay’ın yüzü, o gülüşü, timine "her şey yoluna girecek" dediği anlar... Şimdi, yolun sonu bu mu olacaktı? Onun kahkahalarının sustuğu bir dünya... böyle bir dünyayı kabul etmiyorum,edemem,etmeyeceğimde. Ambulansın sirenleri kulaklarımı tırmalıyordu. Camdan dışarı baktım, şehrin ışıkları bulanık, çarpık bir tablo gibi akıp gidiyordu. Zaman, artık bir işkence aletiydi. Her saniye, bir ömür kadar ağır geliyordu. Hastaneye ulaştığımızda, acil servisin parlak ışıkları, karanlık dünyamıza saplanan birer hançer gibiydi. Sağlık ekibi sedyeyi indirirken, Umay’ın solgun, kapalı gözlerini görmeye çalıştım. Onu acil servisin derinliklerine taşırlarken, bacaklarım titredi, sanki bir adım daha atsam düşecekmişim gibi hissettim. Ama duramazdım. Onun için dimdik ayakta durmak zorundaydım. Doktorlar hızlıca harekete geçti. Kan bağışına ihtiyacımız olduğunu söylediler. Hiç tereddüt etmeden, kolumu sıyırdım. "Alın," dedim. "Bütün kanımı alın, ama onu yaşatın." O an damarlarımdaki kanın, onun damarlarında yeniden akması fikri, hayatımdaki en büyük arzumdu. Umay’ı acil serviste gözden kaybettikten sonra, bekleme salonunun o buz gibi banklarından birine yığıldım. Gözlerim, her saniye kapıdan içeri giren sağlık çalışanlarını tarıyordu. Birinin gelip "Her şey yolunda" demesini bekliyordum. Ama zaman geçtikçe, umut yerini daha derin, daha yakıcı bir çaresizliğe bırakıyordu. Derken, beyaz önlüklü, yorgun bir doktor yanımıza geldi. Yüzü ciddiydi, sesi titrek ama profesyoneldi. "Umay Hanım'ın durumu çok kritik. Maalesef iç kanaması var ve kurşunlar organlarına ciddi hasar vermiş. Şu anda ameliyata alıyoruz, ancak..." Doktorun cümlesi havada asılı kaldı. Gözlerini kaçırdı. Ama ne demek istediğini anladım. Kalbime tonlarca ağırlık çökmüş gibiydi. Güçlükle nefes alarak, o korkunç soruyu sordum: "Yaşama şansı... var mı? Lütfen gerçekleri söyleyin " Doktor derin bir nefes aldı. O an, o sessizlik bana bir asır gibi geldi. "Şu anda yaşaması bir mucize olur, Komutanım. Ama biz elimizden geleni yapacağız ve umay hanım çok güçlü biri ameliyat için Tüm ekibimiz hazır." Bu sözler, başımdan aşağı dökülen bir kova buz gibi suyun etkisinden çok daha fazlaydı. Yaşama şansı mucizeydi. O an hissettiğim çaresizliği tarif edebilecek bir kelime yoktu. Gözlerimden yaşlar süzüldü, ama silmedim. Bu, onun için dökülen gözyaşlarıydı. Bir süre sonra tim de gelmişti. Yüzleri dehşet ve korku doluydu. Birlikte, o cehennem bekleyişine başladık. Saatler geçiyordu ama zaman adeta durmuştu. Ameliyathanenin üzerinde…