BÖLÜM 10 : BİR UMUT
Yazar: zinolay

BÖLÜM 10: BİR UMUT Ben sana mecburum bilemezsin Adını mıh gibi aklımda tutuyorum Büyüdükçe büyüyor gözlerin Ben sana mecburum bilemezsin İçimi seninle ısıtıyorum ATİLLA İLHAN YİĞİT'İN GÖZÜNDEN Konferans salonunun kapısından, Umay’ın ismini anons eden tören sesiyle çıkmıştım. Gözlerim, onun gururla yürüyüşünü görmek için arıyordu. Ancak gördüğüm manzara... o anı, kalbimin en derin yerinden söküp attı. Umay, yerdeydi. Kanlı asfaltta, üniforması yırtılmış, yaralı halde yatıyordu. O an, sanki bir el gelip ciğerimi göğüs kafesimden söktü. Dünya, boğuk bir uğultuya dönüştü. Kalbim parçalara ayrılıyor, nefes borum kasılıyor, zihnim inkâr moduna geçiyordu. Hayır. Bu olamazdı. Olamazdı! Bedenim donmuştu ama reflekslerim komutayı ele aldı. Gözüm, Umay'ın arkasındaki binanın köşesinde sinsi bir gölge gibi duran son teröriste çarptı. Düşünmedim. Eğilmedim. Eğitimin getirdiği o katıksız otomatikleşmeyle elim belimdeki silaha gitti. Pat! Tek bir hamlede, o son tehdidi indirdim. Bir zaferdi, ama tadı yoktu. İçimdeki korkuyu dindirmedi, aksine, fırtınaya dönüştürdü. Hemen Umay’ın yanına koştum. Koşmak, uçmak gibiydi. Yere diz çöktüm, omuzlarındaki tüm o rütbelerin, Albaylık gururunun ağırlığı saniyeler içinde çözülüp gitti. O an, sadece kaybetmekten korkan bir adamdım. Başını, nazikçe, titrek dizlerime koydum. Yüzü solgundu, teninin rengi o zümrüt yeşili üniformanın yanında bembeyazdı. Gözleri kapanıyordu. "Umay... Dayan! Sakın pes etme!" dedim, ama sesim komutan sesi değildi. Yalvarıştı. Bir sevgilinin, bir can yoldaşının yakarışı. Sesim titriyordu. Nefes alıp verişlerim hızlanmış, ciğerlerim göğüs kafesime yetmiyordu. O an ne dediğimi, nasıl bağırdığımı bile hatırlamıyorum. Gözüm sadece kanı görüyordu. O kan, hayatın çekilişiydi. "Yardım edin! Hızlı olun!" diye avazım çıktığı kadar çığlık attım. Sanki o çığlık, zamanı geri getirmişti. İçeriden tim fırladı. Samet, Kemal, Tomris, Eylem... Hepsi panik içinde etrafımıza toplandı. "Komutanım! Ambulans çağırın!" diye bağırıyordu birileri. "Sargı bezi!" Sesler, çaresizliğin yarattığı korkunç bir karmaşaya karışıyordu ama ben hiçbirini umursamıyordum. Tek düşüncem, dizimdeki bu kadının hayatta kalmasıydı. Başında beklerken, yüzüne eğildim. Ona fısıldamaya başladım. Albaylığın bittiği yerde başlayan o itiraf: "Dayan, güzelim... Bunu birlikte atlatacağız... Dayan Umay'ım." O kadar çok kan vardı ki... Ellerim titriyordu. Zamansız, ölümcül bir korku içimi sardı. O an, o yasağı, o mesafeyi hiçe saydım. Elini sıkıca tuttum. "Buradayım, seni bırakmam," dedim, hem ona hem de kendime yemin edercesine. Yanımda kim vardı, kim ne diyordu, dünya dönüyor muydu, bilmiyordum. Dünya durmuştu. Sadece Umay'ın soluk yüzü ve benim kaybetme korkum kalmıştı. Onun gözlerindeki o hırçın, o kararlı ışık sönmesin diye dualar ediyordum. İçimden hep aynı şey geçiyordu: "Ne olursa olsun, seni kaybetmeyeceğim. Söz veriyorum, seni kaybetmeyeceğim!" Ambulans sirenlerinin sesi uzaklardan, sanki başka bir dünyadan duyuluyordu. Umay’ın yüzü gittikçe solgunlaşıyor, dudakları mormtırak bir renge dönüyordu. Kan kaybı çok fazlaydı. Başını okşarken titreyen bir sesle, "Lütfen, biraz daha dayan, sadece biraz daha..." diye yalvardım. Ellerimle yarasının olduğu yere daha sıkı bastırmaya çalışıyordum ama kan, parmaklarımın arasından sızmaya devam ediyordu. Yanımdaki timden bir asker, Kemal'di galiba, yere diz çöküp fısıldadı: "Komutanım, ambulans yolda. Ama biraz zaman alacak, yol çok kalabalık." Gözlerindeki dehşet, benim öfkemi daha da körükledi. "Yetişmezse onu burada kaybederiz! Çabuk olun, lanet olsun!" diye bağırdım istemsizce. Kontrolümü kaybetmiştim. Umay’ın gözleri, o ince perdenin altından yavaşça aralandı. Gözleri beni buldu. Çok zayıf, neredeyse duyulamayacak bir fısıltıyla, adımı söyledi: "Yiğit..." O kadar hafifti ki, rüzgârın sesi sanabilirdim. Eğildim, yüzüne daha da yaklaştım. "Buradayım, güzelim. Seni bırakmayacağım. Her şey yoluna girecek," dedim. Yüzümden akan sıcak bir damla, onun yanağına düştü. Benim…