DÖRDÜNCÜ BÖLÜM - GÖKYÜZÜNE KAÇMAK
Yazar: Melisa A.

4.BÖLÜM – Gökyüzüne Kaçmak Bahar yağmurları pencerelere vurmaya başladı. Saat iyice geç oluyordu ama patronum hâlâ uyanmadığı için ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bu içtiğim ikinci kahveydi ve zihnim ne kadar engellemeye çalışsam da saatler öncesindeydi. Boşalan bardağımı yıkamak için oturduğum adadan kalkacağım sırada onun da doğrulduğunu gördüm. Mutfak bir Amerikan Mutfak olarak tasarlandığından salona bağlıydı, bu nedenle kafasını çevirdiği an göz göze geldik. Önce birkaç saniye olayları kavrayamadığını anladım. Afallamış gibi bir hali vardı ve ne yalan söyleyeyim birazcık komik görünüyordu da. Ama gülmemeye özen göstererek ona bakmaya devam ettim. Parmaklarıyla ufak bir çocuk gibi gözlerini ovuşturdu ve sonrasında tekrardan bana baktı. Gülme Güneş, gözlerini de devireyim deme! Birazdan Uraz Karadağ geri dönecekti. “Gitmedin mi sen?” diye soran soğuk ses tonu az önceki düşüncemi doğrulayan nitelikte odaya güneş gibi doğmuştu. “Size bildirmem gerektiğini düşündüğümden uyanmanızı bekledim Uraz Bey, aksi taktirde sizden sonrasında nasıl bir geri dönüş alacağımı kestiremedim.” Bardağımı hızlıca yıkamaya başladım, bu süre zarfında sırtımın ona dönük olması avantajdı. “Tüm notlarınızı mail yoluyla bildirdim. Masanın üzerindeki bilgisayarı kullandım umarım bir sorun olmaz. Sizden izin almak isterdim fakat uyuyordunuz. Uyanmanızı beklemediğim için memnunum, aksi taktirde iş bu saate kadar aksayabilirdi. Kendi bilgisayarımı getirmediğim için…” diye devam edecektim ki lafımı kesti. “Menajer,” dedi beni durdurmak için. Dakikalardır suyun altına tuttuğum kupayı tezgâha bırakıp ona döndüğümde baş ve işaret parmağıyla şakaklarını ovuşturuyordu. “Ne çok konuştun. Bana bu kadar açıklama yapmak zorunda değilsin. Ve lütfen çok hızlı konuşma.” Gergin olduğum zamanlarda ne dediğimi ben bile bilmiyordum. Taramalı tüfek gibi konuştukça konuşmuş olmalıydım. Ayağa kalkmak istedi ama sonrasında hızlıca kalktığı yere geri çöktü. “Bir sorun mu var?” “Sadece baş ağrısı,” diye kestirip attı ama olay sadece baş ağrısı değil gibiydi. “İlaçlarımı bulmamda bana yardım eder misin?” Az önce rica mı etmişti? Ona doğru ilerlediğimde zor da olsa ayağa kalkmaya çalışıyordu. Göz göze geldik. Resmen göz çevresi kızarmış, gözleri kanlanmıştı. O an emin oldum, bu öylesine bir baş ağrısı değildi. Migreni olmalıydı. Parmakları kuvvetli bir şekilde şakaklarını ovalamaya başladı. Dengesini kuramıyordu bile. Elimdeki kutuyu aldığım yere bırakıp ona doğru ilerlemek zorunda kaldım çünkü tutunmak için bir yer arıyordu ama duvara oldukça uzaktı. Etrafında tutunacağı hiçbir şeyi yoktu. Onu tutmasam olduğu yere düşecekti. Hızlıca koluna girerek onu az önce kalktığı yere geri oturttum. Hemen ardından evin tüm ışıklarını kapattım. “Şu an migren atağı geçiriyor olmalısınız,” dedim boşluğa doğru. “Ben ilaçlarınızı bulana kadar yerinizden kalkmayın.” “Sadece bir baş ağrısı menajer abartmana gerek yok.” “Bana laf yetiştirmezseniz sevinirim, konuşmamaya çalışın.” O saniyede konuşmayı kesti. Telefonumun flaşını en düşük seviyeye getirerek salondaki her yeri aradım. En sonunda pes edip nöbetçi bir eczane arayacaktım ki en başta bakmadan geri bıraktığım kutuya geri döndüm. İlaçların hepsi oradaydı. Ablamın da migreni olurdu ve atak geçirdiği zamanları çok iyi bilirdim. İlaçlarını da öyle. Hızlıca diğer ilaçların arasından migren ilaçlarını bulup bir bardak suyla yanına gidip dizlerimin üzerine çöktüm ve ilaçları avucuma bıraktım. Ev karanlık olduğundan diğer elimle onun başını aradım. Parmaklarım farkında olmadan dudaklarına dokunduğunda tüm bedenim elektrik çarpmış gibi titredi ama kendimi çabucak toparlayıp onu usulca boynundan kavradım ve su içebilecek kadar doğrulmasına yardım ettim. “Ben iyiyim, sorun yok.” “Anlıyorum, kesinlikle öyledir. Şu ilaçları için önce.” “Bana emir mi veriyorsun sen?” “İlaçları iç demedim,” dedim ağzına avucumu dayayıp tüm ilaçları dudaklarıyla buluştururken. “İlaçları için dedim, ikisi farklı şeyler.” Sonra uzanıp suyu aynı şekilde dudaklarına yaklaştı…