6 - Bir Tek O
Yazar: Influenza

Ne kadar olmuştu? Bir gün... Bir hafta... Belki de bir ay... Tek bildiği, bir ömür kadar uzun sürdüğüydü. Tek bildiği onun sırra kadem bastığıydı ve yine tek bildiği onu ne kadar özlediğiydi. Hayat devam ediyordu. Güneş ufukta doğuyor, kuşlar ağaç dallarına konuyor, bitkiler çiçek açıyor ve tüm insanlar onun yokluğundan bihaber, işlerine gitmek üzere yol alıyordu. Yaşam tüm şehri sarmış ve insanların yüreğini canlı tutuyordu; biri hariç. Bu eve ne güneş ışığı giriyordu ne de kuşların cıvıltısı... Hayatın acelesi ve telaşından eser yoktu. İzole bir hayat ve salt acı. Bedeni karanlığa karışmış, siyahın esiri olmuştu. Tek ihtiyacı oydu. Onun sesini işitmek, onun varlığını hissetmek... Kendisini yaşamdan uzaklaştıran da yakınlaştıran da o olacaktı. Bir başkası değil. Yalnız onu istiyordu. Yalnız o... Derinlerden bir ses geldi. Art arda iki kez. Silah sesi miydi? Acaba onu da öldürdüler mi? Silahla mı öldürdüler? Canı çok acıdı mı? Aynı ses tekrar duyuldu. Hayır... Bu ses silahtan gelmiyordu, kapıdan geliyordu. — Pelinay! Hadi güzelim, aç şu kapıyı. Onun sesi değildi; bir önemi yoktu o zaman. — Pelinay! Onun sesi hariç diğer tüm sesler uğultudan ibaretti; boğuk ve önemsiz. Bir an şüphe duydu. Onun sesini duymayalı çok olmuştu, belki de kapıdaki oydu. Hayır... Onun sesi farklıydı. Kapıdaki o olsaydı bunu anlardı. — Pelinay, seni anlıyorum. Kolay değil, gerçekten. Ama kapıyı açman lazım. Bir haftadır sana ulaşamıyorum. Yemek yiyor musun, onu bile bilmiyorum. Lütfen! Yalvarırım aç kapıyı. — Git buradan... diyebildi ama o kadar kısık ve içinden söyledi ki kapının dışında bekleyen Ekrem'in duyması imkansızdı. — Eğer kapıyı açmazsan zorla girmek zorunda kalacağım. Bana bunu yaptırma. Orada olduğunu biliyorum. Sadece kapıyı aç ve seni göreyim. İyi olduğundan emin olmak istiyorum. Başka hiçbir şey yapmayacağım, yemin ederim. Bir serçe yavrusu kadar zayıf ve narin vücudunu kaldırmak üzere yatağın başlığına tutundu. Doğrulurken tir tir titriyordu. En son önceki sabah su içmişti; ne zaman yemek yediğini ise hatırlamıyordu. Saçları yağlı ve dağınıktı; mezara gömülmeyi unutulmuş bir ölüyü andırıyordu. Kapının kulpunu indirmek üzere elini hareket ettirdiğinde tüm vücudunda şiddetli bir ağrı hissetti. Kapı açıldığında odaya giren ışık hüzmesi kanlı gözlerini bulduğunda, eliyle ışığı kapatmaya çalıştı. Ekrem şaşkın gözlerle cılız ve zayıf kızı süzdü. — Hayır, hayır... Bu hiç iyi değil. İçeri girdi ve etrafa baktı. Karanlıktan hiçbir şey görünmüyordu. Odanın içinde ağır bir koku vardı. Burnunu kapattı ve pencereye yöneldi. Perdeleri çekip camı sonuna kadar açtı. Pelinay'ın karanlığa alışan gözlerine ışık vurduğunda, uzun bir süre etrafa kısık gözlerle baktı. Yaşanan bu durumdan hiç memnun değildi. Sadece kendisini görüp gideceğine söz vermişti; şimdi ise odayı temizliyordu. Öfkelenmişti ama zayıf haliyle tek kelime bile edemeden öylece onu seyretti. Ekrem tezgahın altından birkaç tane poşet alıp yerdeki çöpleri topladı. İlk poşet dolduğunda Pelinay'la göz göz geldi. — Kapıyı kapatıp otursana. Pelinay hiçbir tepki vermeden Ekrem'e bakmaya devam etti. Sanki ruhunun derinliklerine bakar gibiydi bakışları; donuk ve sabit... Ekrem yerdeki çöpü aldı ve ayağa kalktı. Ardından Pelinay'ın yanına yürüdü. Kapıyı kapatıp kızı belinden tuttu. — Yatağa kadar yürüyebilecek misin? Pelinay, Ekrem'in yardımıyla ve duvara tutunarak ağır adımlarla yürümeye başladı. Bir anlığına sersemledi ve yere düşecek gibi oldu. Ekrem kızı belinden tutup kaldırdı. — İstersen kucağıma alabilirim. — Hayır... Yürüyeceğim. Bir adım daha attıktan sonra tekrar düşer gibi oldu. — Pelinay, bırak yardım edeyim. Neden inat ediyorsun? Kız yere eğildi ve sürünmeye başladı. — Sen ciddi olamazsın... Ekrem onu orada bırakıp odayı temizlemeye devam etti. Kız yatağa vardığında ayağa kalktı, komodine tutundu ve kendini yüzüstü bıraktı. Çok yorgun hissediyordu; sanki saatlerdir yürüyormuş gibiydi. Gözlerini kapattı ve uykuya daldı. Kıyafetlerinin çekiştirildiğini hissetmesiyle uyanması bir oldu. Baş…