3 - Kiralık Katil
Yazar: Influenza

Eğri büğrü onlarca sigara, yanı başındaki kül tablasından kafalarını uzatarak onları seyrediyordu. Rutubetli duvarda sallanan ıslak ve yırtık takvim düşmemek için bir hayli çaba sarf ediyordu. Rengi solmuş çarşaf gene ve tekrar sertçe çekiştiriliyor, yatağın yayları acıklı bir tınıyla inliyordu. Tozlar havaya sıçrıyor, yastığın kirli yüzüne düşüyordu. Ucuz parfüm ve ağır tütün kokusu odanın her bir köşesine sinmişken tüm bunlara aldırmadan sevişiyorlardı. Tavandaki ampulün cızırtısı, yan odadan gelen bağrışmalar hiçbiri onların seslerini bastırmaya yetmiyordu. Göz göze geldiklerinde bu pislikten ne kadar nefret ettiğini hatırladı. Daha sert ve daha hırçın. Tüm vahşetle odanın tiksindirici havasını içine soludu. İçindeki öfke harlanarak katlandı. Bu sevişme değildi. Bu gazaptı. Bu hışımdı. Bu hiddetti ve dinmeyecekti. Sırtüstü uzandı. Nefes nefeseydi. Kadın bir gölge gibi üzerine çöktü. Ellerini adamın yapılı vücudunda gezdirmeye, tırnaklarıyla yaralı çizikleri okşamaya başladı. — Asker falan mısın? Odaya girdiklerinden beri hiç konuşmamışlardı. Adam pek istekli değildi. Hiçbir şey demeden öylece çürük tavanı izlemeye devam etti. — Belki de sadece serserinin tekisindir. Kaç katlıydı o ev? 9 mu 10 mu? 9’du herhalde. Gri betonarme bina. — Benim de kardeşim askerdi. Onun da vücudunda tonla çizik vardı. Hepsinin sandığım gibi kahramanca çizikler olmadığını söylerdi. Çoğu bıçağı palaskasına yanlış takmasından kaynaklıymış. Ne anlatıyordu bu kadın? Burada biri bir şey anlatacaksa o da kendisiydi. Bir fahişenin hayatını dinlemek için para vermemişti. — Bence askerde alınan her yara ne olursa olsun cesurca. Sonuçta orada... — Susacak mısın yoksa o çeneni ikiye bölmemi mi istersin? Sustu. Ellerini adamın boynuna sardı. Adem elmasını terli ve yapış yapış dudaklarıyla öpmeye başladı. Hafifçe inleyerek adamı zevke getirmeye çalışıyordu. Ancak tüm bu çabalar adamı daha da sinirlendirdi. Kadını üzerinden itti ve yatakta doğruldu. Dirseklerini bacaklarına koyup elleriyle başını tuttu. İçtiği ucuz şarap etkisini artırıyordu. Zavallı kadın ürkek gözlerle adamı seyretti. Bir an içinden arkasından sarılıp oyununa devam etmek geldi ama adamın hızlı ve sert nefes alışları ondan biraz daha uzaklaşmasına sebep oldu. Adam haşince kalktı ve koltuğun üzerinden deri ceketini aldı. Yatağa geri döndü. Ceplerini karıştırdı ve komodinin üzerine birkaç para bıraktı. Kadının yüzüne bile bakmadan çıktı ve sertçe kapıyı çarptı. Boğucu odadan ve alık fahişeden kurtulduğu için öfkesi biraz olsun dinmişti. Kafası patlayacak gibiydi. Ne diye o kadar içmişti ki? Kalabalık koridoru geçip sokağa vardı. Gölge Sokak her zamanki gibi zifiri karanlıktı. Bu sokağa neredeyse hiç ışık hüzmesi girmiyordu. Adını oradan almıştı. Sabahları bile akşam kadar karanlık olduğundan pis işler için çok uygundu. Her köşe başı torbacılarla, apartman araları yiyişip sevişen gençlerle doluydu. Peşi sıra uzanan meyhaneler, genelevler, gece kulüpleri ve küçük kumarhaneler... Burası bir insanın düşebileceği en dip yerdi. Bu kadar işlek bir sokak olmasına rağmen bir o kadar kirliydi. Yollar ayyaşların kusmukları ve idrarıyla yıkanmıştı. Duvarlar yosun bağlamış ve pornografik grafitilerle boyanmıştı. Tüm bunlardan daha iğrenç olan bir şey varsa da o da insanlarıydı. Sabaha kadar içip kumar oynayan, kazandığı parayı da genelevde yiyen evli adamlardı bunlar. Özellikle yaşlı nüfus şaşırtıcı derecede çoğunluktaydı. Ak sakallı dedeler kumar masasında heyecandan altını ıslatırken, genç serseriler yanlışlıkla yolu buraya sapmış takım elbiseli adamlara takıyordu. Sokağın başından sonuna hızlı adımlarla yürüdü. Bu pislikten ayrıldığında ilk görevi bir taksi bulmak oldu. Başındaki şiddetli ağrı, arabanın bez koltuğuna oturduğunda katlanamaz hale geldi. Gideceği yer yarım saat uzaklıktaydı. Şoföre kestireceğini, geldiklerinde uyandırmasını söyledi. Adam kafasıyla nazikçe onayladı. Koltuğa uzanıp gözlerini kapatmadan hemen önce şoförü uyardı: — Bilerek yolu uzatma. Yanımda fazla para yok. Şoför dikiz aynası…