2 - Gizemli Adam
Yazar: Influenza

— Pelinay! Ensar Bey seni çağırıyor. Yine geç kalmıştı. Ağır adımlarla kafenin arka bölümüne ilerledi. Turgut bir yandan bulaşık yıkıyor, bir yandan Pelinay'ı izliyordu. Kız sol köşeyi dönüp gözden kaybolduğunda kafasını işine çevirdi. — İyi oldu bence. Allah'ın her günü geç kalıyor. Ayrıca beş on dakika da değil, en az bir saat! Kasa tarafındaki kızların muhabbetine kulak misafiri oldu. Turgut'un duyduğundan emin olmak için seslerini daha da yükselttiler. — Hem o kadar geç geliyor hem de benimle aynı maaşı alıyor. O zaman ben de keyfî birkaç gün geç kalayım, yani ne olacak? Turgut, elindeki bulaşığı sertçe ovalamaya başladı. Sarı saçlı kız, dirsek ucuyla siyah saçlı kızı dürterek Turgut'u gösterdi. Kibirli adımlarla, adeta birer şeytan edasıyla yanına sokuldular. — Haklı değil miyiz Turgut? Biz enayi miyiz boşuna zamanında geliyoruz? Bir şey demedi, yaptığı işe devam etti. — Turgut, sana diyoruz! Elindekini bırakıp ikisine döndü. — Sizce de fazla abartmıyor musunuz? Siyah saçlı kızın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Sarı saçlı kız ise bilmiş bir tavırla: — Bak, demiştim sana. Sevdiği kızı niye suçlasın? Erkeği ya, koruyacak onu, dedi. Pişkin pişkin sırıtmaya başladıklarında Turgut daha fazla dayanamadı. — Keyfinden geç kaldığını nereden biliyorsunuz? Bu kızın geçen hafta köpeği öldü. Biri hakkında bir şey bilmeden atıp tutmak kolay olsa gerek, ha? diye haykırdı. Tok sesi kafenin geniş duvarlarında yankılandı. Müşterilerden bazıları dönüp şaşkın gözlerle onu süzdü. Turgut etrafa şöyle bir göz gezdirdi ve tekrar işine döndü. Kızlar istediğini alamamıştı; homurdanarak kasa tarafına geri döndüler. Kafe derin bir sessizliğe gömülmüştü ki arkadan gelen Pelinay'ın yürüme sesleriyle yeniden canlandı. — Ne oluyor? Niye bağırıyorsun? — Başın sağ olsun, köpeğin öldü. — Ne? — Kaldırımdan geçerken araba çarptı. — Ne diyorsun Turgut? Benim köpeğim yok ki! — Vardı. Bir hafta önce. — Of! Hiçbir şey anlamıyorum. — Merak etme, anlatacağım ben sana. Tam o sırada içeri garip kılıklı bir adam girdi. Üstünde geceyi anımsatan koyulukta bir redingot, kafasında papatya kadar zarif bir fötr şapkayla müşterilerden çalışanlara kadar herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştı. 19. yüzyılı andıran giyimiyle ahşap bankonun önüne geldi. Pelinay'ın karşısına geçti ve şık bir hareketle şapkasını kaldırdı. Eliyle ağzını kapatıp boğazını temizledi. — Günaydın. Acaba badem sütlü latte alabilir miyim? Pelinay hâlâ adamın sergilediği ince reveransın etkisindeydi. Turgut onu dürttüğünde kafasıyla onayladı. — Hemen. Tabii. Bir elini tezgâha, diğerini de beline koyan Turgut, şüpheyle bu garip yabancıyı seyrediyordu. Adam kafeye bir bakış attıktan sonra gözlerini Pelinay'a çevirdi. Arkası dönük kahve yaparken kızı baştan aşağı süzmeye başladı. Turgut, sanki bu bakışlar kendi bedeninde geziyormuşçasına rahatsız hissetti. Adamın bakışları Pelinay'ın vücudunda gezinirken bir patırtı sesi duyuldu. Pelinay düşürdüğü kaşığı almak için yere eğildiğinde Turgut, "Hadi ama!" dedi içinden ve kızın önüne geçip kollarını göğsünde kavuşturdu. Eğik başını kızla arasındaki engele çeviren adam, ruhunun derinliklerine tiksinerek bakan sert mizaçlı, korkutucu bakışlara maruz kaldı. Gözlerini camdan dışarı çevirdi. — Neden bir masaya oturmuyorsunuz? Kahve hazır olduğunda biz getiririz. Adam, meydan okurcasına Turgut'un kulağına yaklaştı: — Olur ama o kız getirsin. Elinde olsa bu herifi kendi şapkasında oracıkta boğabilirdi. Yumruğunu sıkıp dişlerini gıcırdattığında, yabancının bu durumdan ne kadar keyif aldığını fark etti. Mırıldanarak köşedeki çift kişilik masaya yürümeye başladığında; kundurasının zemine çarparak çıkardığı sesler, Turgut'un önlüğünün ceplerini sıkı sıkı çekiştirmesine sebep oldu. Kahve hazırdı. Pelinay adamı bulmak üzere göz ucuyla kafeyi taradı. Turgut kızın elindeki kahveyi almak için avucunu uzattı. — Bana ver, ben götürürüm. — Gerek yok, ben hallederim. Pelinay daha ilk adımı atmadan güçlü bir el kolundan tuttu. — Bana ver. — Ne yapıyorsun ya? — Pelinay, bana ver d…