51. BÖLÜM
Yazar: Beyza Akdoğan

Tükenmiş, yorulmuş, bıkmıştık. Gücümüzü yitirmemek için çabalamak bile ağır gelir olmuştu. Ağır dertlerle sınanmış insanların üzerine fazlası yük olmamalıydı. Ruhumun ve bedenimin yorgunluğu birbirine karışmış, nasıl toparlayacağımı bilemez haldeydim. Beynim dahi nasıl komut vereceğini şaşırmış haldeydi. Keşke diyordu, iç sesim, keşke bu dertleri çekeceğine Arjin'in seni vurduğu gün Allah canını alsaydı. "Keşke..." "Bir şey mi söyledin?" İçimden söylediğimi sandığım kelimeyi dışımdan söylemiş olmalıydım. Yanımda oturan kadına yorgun bakışlarımı çevirdim. Benimle beraber o da hastane köşelerinde kalıp heba olmuştu. Yorgunluğu yüzünün, vücudunun her hattında besbelliydi. "Keşke o gün beni öldürseydin" Yorgun bakışları kelimelerimi duyar duymaz şaşkınlık ve öfkeyle büyüdü. "O nasıl laf öyle, Fırat?" Sesi de bakışları gibi öfke doluydu. "Acı çekmekten bıktım. Ölüm daha katlanılır geliyor, gözüme" "Saçma sapan konuşma, Fırat. Ölümden bahsetme" "Bir ara sende benim gibi ölümü düşünmüyor muydun?" Bakışlarını kaçırdı. "Düşündüm. En çaresiz ve acılarla dolu olduğum zaman ölüm bana kaçış yolu olarak görünüyordu" "Şimdi?" Ses tonumdaki soru imasını anlayınca gözlerini gözlerime sabitledi. "Şimdi... Çekilmez hayatı uğruna yaşayacağım sevdiğim var" Cümlesi ruhuma ilaç gibi gelmişti. Kolumu omzuna atarak kendime doğru çektim. Saçlarından derince kokusunu içime çektikten sonra uğruna dünyayı dahi yakacağım saçlarını öptüm. "Tek dayanağımsın" dedim. Yalan söylemiyordum. Hayattaki tek dayanağım Arjin'di. O da olmasa kim bilir ne halde olurdum... Güçlükle oturduğum banktan kalktım. Ben kalkınca Arjin'de ayaklandı. "Dicle'ye bakalım mı?" "Sen tek git istersen. Abi kardeş yalnız kalın, biraz" Olur diyerek kafamı sallayıp sevdiğim kadının alnını öptükten sonra hastanenin kapısına doğru ilerledim. Diyarbakır'ın sert rüzgarı altında oturduktan sonra hastanenin sıcağını algılamak dışarıda üşüdüğümü hissettirmişti. Ben üşüdüysem Arjin hayli hayli üşümüştür. Hemen arkamı döndüm, içeri gelmesini söylemek için yanına gidecektim ki peşimden hastaneye girdiğini gördüm. Beni görünce gülümsedi. Gülüşüne zor da olsa karşılık verdim. Sevdiğime gülecek gücüm bile kalmamıştı... Tekrar arkamı dönüp Dicle'nin yattığı odaya doğru yol aldım. İki gündür canımın bir parçası olan kardeşimde gözlem odasında çaresizlik ve acı içinde yatıyordu. Hâlâ normale dönememişti. Kendini suçluyor, sinir krizleri geçiriyordu. Bu durum ne zamana kadar sürecek bilmiyordum ancak tek isteğim bir an önce toparlanmasıydı. Kapıya hafifçe vurup, yavaşça açtım. Uyanmış olan kardeşim kafasını bana doğru çevirdi. Tüm acılarımıza rağmen içten bir şekilde gülümsedim. Donuk yüz ifadesinde mimik oynamadı. Hayat dolu kardeşimi bu halde görmek yüreğimi ağrıtıyordu. "Nasılsın, güzelim?" Cevabını bildiğim soruyu sormak ağır gelmişti. "Kalbim ağrıyor, abi" Yanına uzandım. Başını omzuma yaslarken alnından öptüm. "Geçecek" "Geçmeyecek" Onun gibi bende geçmeyeceğine inanmaya başlamıştım. Ancak kendi karamsarlığımı kardeşime yansıtamazdım. En azından toparlayana kadar. "Batuhan geldi" dememle aniden doğruldu. Az önce donuk bakan bakışları duyduğu cümleyle şoka girmişti. "N-ne dedin sen?" Gözümü yumdum, derin bir nefes aldım. Batuhan'ı duyduklarımdan sonra yanımdan kovup irtibatımı kesmiştim ancak o yaşananları umursamayıp zor günümde koşa koşa yanıma gelmişti. Hâlâ arkamdan iş çevirmelerini onaylamasam da dostluğuna, desteğine nankörlük edemezdim. "Olanları duyunca İstanbul'dan buraya gelmiş. İki gündür burada" "Ne yaptın, peki?" Korkuyla sormuştu. "Destek olmaya çalışan insanı ters tepemem" "Biliyorum da..." Devamını getiremeyip kafasını eğdi. Ne demek istediğini anlamıştım. "Bunu yapmamam gerekiyor ama ikinizi kısa süreliğine bir araya getireceğim" Kafasını öyle bir hızla kaldırdı ki bir an ani hareketinden dolayı boynu kırılacak sandım. Gözleriyse hayretten büyüyebildiği kadar büyümüştü. "Şa-şaka mı yapıyorsun?" "Ciddiyim, Dicle. İyi değilsin" Burnumdan nefes verdim. "Batuhan'ı görmenin iyi geleceğini…