46. BÖLÜM
Yazar: Beyza Akdoğan

Kalbim kaburgalarımın altına sığmaz olmuştu, seni seviyorum dediği andan beri. Kalbimi kaburgalarımla değilde teniyle örtmek istiyordum. Aynı şekilde yoluna dünyayı yakacağım kalbini de ben sarmalamak istiyordum. Sevginin hangi boyutunu yaşadığımızı bilmiyordum. Bildiğim tek şey; birbirimizi tamamladığımızdı. Aksi halde nefretin peşinden sevgiyi getirmemiz imkansız olurdu. Üzerinde bornozla banyodan çıktığını görünce uzandığım yataktan kalktım. Doyamıyordum. Doyumsuzluğum kesinlikle bedensel ihtiyaç değildi. Sevmeye ve kokusunda, bakışlarında huzur bulmaya doyamıyordum. "Alacağın olsun, bensiz duş aldın" Tek elimle belini kavrarken bakışları gözlerim yerine göğsüme sabitlenmişti. Yutkundu, parmaklarını kalbimin birkaç santim altında gezdirmeye başladı. "Ağrıdığı zamanlar oluyor mu?" Vurduğu yerde kalan izin üzerindeydi, parmakları. Ne zaman görse, pişmanlıkla, hüzünle bakıyordu. Bu izi kapattırmam lazımdı. Kıyamazdım, üzülmesine. Geçmişimizin verdiği acıları belki unutturamazdım fakat sürekli geçmişimizi hatırlatacak kalıntıları yok edebilirdim. "Olmuyor, güzelim" Üzgün bakışlarını görmek istemiyordum, sıkıca sarıldım. Kafasındaki havluyu çekerek saçlarını özgürlüğe, ciğerlerimi huzur bulduğum kokusuna kavuşturdum. Kokusunu içime çekerken kulağına fısıldadım. "Bir daha söylesene" "Neyi?" "Beni sevdiğini" Tüm gücüyle beni geriye itti. "Yüz verdik, astar isteme sende" Sırıtırak üzerine yürüdüm. Ben ona doğru adım attıkça o da geri geri gidiyordu. "Bir kez daha söylesen ne olur ki?" Kısacık mesafeyi aştığımda sırtı duvarla buluşmuştu. Sol elimi omzunun üzerinden duvara koyarken sağ elimle de bornozun kuşağını açmaya çalışıyordum. Ne yaptığımın farkına varır varmaz kara gözlerini büyüttü. İki eliyle, kuşağın son düğümünü açmaya çalışan elime engel oldu. "Çeker misin, elini?" Dilimi damağıma vurarak 'cık' sesi çıkardım. "Arsızlık yapma! Bedenini ve elini çek üzerimden" "Seni seviyorum dersen çekilirim" Yüzüme yayılan nefesini burnundan bırakmıştı. Burnunun ucuna minik bir öpücük kondurdum. "Gerçekten arsızsın. İki saattir aynı cümleyi söylettirmekten bıkmadın mı?" Hitabına karşın arsızca güldüm. "Sabaha kadar söyle yine bıkmam" Göz devirdi. "Hadi, çekil. Üzerimi giyineyim, sahur yapacağız" "Hocam bir soru sorabilir miyim?" Cevap vermek yerine bakışlarıyla 'sor' komutu verdi. "Sahurda yemek niyetine seni yesem orucum kabul olur mu?" Gülerek kafasını sağa çevirdi. "Olmaz" Güldüğü ağzını öpmek için eğildiğimde fırsattan istifade kaçtı ve yüzümü duvarla buluşturdu. Duvara çarpınca acıyan burnumu parmaklarımla ovarken, "Arsızlığının cezası" dedi. "Arsızlığımın tek sebebi sensin" "Uydurma" "Yo, uydurmuyorum. Eskiden hiç böyle birisi değildim. Senin yüzünden hem çenem açıldı hem arsız oldum" Dolabın kapağını kapatıp bana dönünce dudağını sağ yanağına doğru kıvırdı. "Çenen ve arsızlığın baş edilemez boyuta ulaştı" Konuşmama müsaade etmeden "Ayrıca..." dedi ve elindeki kıyafetleri yatağa fırlattı. Gözlerini kısarak yavaş yavaş üzerime gelmeye başladı. Aradaki birkaç adımlık mesafeyi kapatınca tek eliyle omzuma dokunarak duvara çarptı, beni. Her seferinde bu duvara yaslanan kişi Arjin, bir karışlık mesafeyle karşısında duran ben oluyorken şimdi tam tersi olmuştu. Rutin değişiyordu, galiba. Baş parmağıyla göğsüme sertçe dokundu. Yüz ifadeside sert duruyordu. Ya da sert görünme çalışıyordu. Ne yapmaya çalışıyordu ki? "Kendimi kollarına bıraktım diye yaptığını unuttum sanma" "Ne yapmışım?" "Restoranda garson denen yelloza kur yaptın!" Hayretle göz bebeklerimi büyüttüm. "Kur yapmadım ki" "Înkar etme!" Parmağını göğsümden çekip dudaklarımın üzerinde gezdirmeye koyuldu. Temasıyla vücudum titredi. "Eğer bu dudaklar bir daha başka kadına gülecek olursa, gülmeyi geçtim konuşamayacak hale getiririm!" Ses tonu ve dokunuşları baştan çıkarıcıydı. Dayanamadım, kollarından tutup seri bir hareketle yerlerimizi değiştirdim. Yüzüne eğilince, "Nasıl yaparsın, mesela?" diye sordum. "İğneyle dikmek birinci ihtimal olabilir" Hâlâ dikleniyordu. "İğne değil de dud…