42. BÖLÜM
Yazar: Beyza Akdoğan

Kanlar içinde yerde yatıyordu. Kirpikleri dahi kıpırdamıyordu. Ne olduğunu anlayamasam da içimi saran bir duygu vardı; korku... Dizlerimin üzerine çöktüm. Dizlerim bile beni taşıyamıyordu. "Baba!" Cevap vermiyordu. Oysa baba dediğim an "Efendim, prensesim?" derdi. Şimdi niye cevapsızdı? "Baba?" İçimdeki korku seli büyümüş, taşmak üzereydi. Gözlerim kanların ırmak misali aktığı aktığı kalbine kaydı. Beyaz gömleği saniyeler içinde kırmızıya bulanmıştı. Acaba ben renkleri sevdiğim için benimle oyun mu oynamaya çalışıyordu? Elim yavaşça kanın aktığı yere, içi bana olan sevgisiyle dolu kalbine dokundu. Hissettiğim ıslaklıkla elimi çektim. Hayır, bu boya değildi. Ben düştüğüm zaman dizimden akan kanın aynısıydı. Gözlerimi büyüterek babamın bakmaya doyamadığım yüzüne baktım. "Baba uyan, kalbin kanıyor!" Konuşmuyordu. Korktuğumu da mı görmüyordu? Hafifçe koluna dokundum. "Baba, uyan lütfen!" Bu sefer iki elimle omuzlarına dokundum. Belki şimdi hisseder, uyanırdı. "Baba!" "Baba, korkuyorum!" "Arjin!" "Baba, nolur cevap ver!" "Arjin, uyan!" Ben babamı uyanması için sarsarken biri de beni sarsıyordu. Gözlerim korkuyla izlediği sahneden uzaklaşmış, karanlığa loş ışığıyla eşlik eden gece lambasının saçtığı ışığın altındaki Fırat'ın bakışlarıyla karşılaşmıştı. "Arjin?" Bakışlarına endişe hakimdi. Saçlarım alnıma yapışmıştı. Suya girmiş gibi hissediyordum. "Kabus görüyordun" Endişe aynı zamanda ses tonuna da hakim olmuştu. "Gerçekti" Fısıltı halinde çıkmıştı, sesim. Doğrularak sırtımı yatağın başlığına yasladım. Sık nefes alışverişlerim düzene girmeye başlarken Fırat yataktan kalkmış, komodinin üzerindeki sürahiden bardağa su dolduruyordu. Bardağı uzattığında güçlükle ellerim arasına alarak birkaç yudum su içtim. Ellerim ıslaktı, kanlara bulanmış hali gibi ıslaktı. "Biraz daha iyi misin, güzelim?" Ağzımı kıpırdatacak gücüm kalmamıştı. Kafamı salladım. Bardağı komodinin üzerine bırakıp yanıma geldi. Sırtını yatağın başlığına yasladıktan sonra kolunu omuzlarıma atarak kafamı göğsüne koydu. Titriyordum ve bu sefer ki titremem bedenseldi. "Ne gördün, anlatmak ister misin?" "Babam" diyebildim, sadece... Cevap vermeden önce yutkundu. "Geçti" "Geçmiyor" Geçmiyordu. O sahnenin canlı hali geçse de kabus olarak rüyalarıma girmekten hiçbir zaman vazgeçmemişti. "Geçecek, bunun için elimden ne geliyorsa yapacağım" Göz kapaklarım bağımsızca kapanırken saçıma hafif bir öpücük kondurmuştu. Uykunun haram olduğu bir gece daha yaşamıştım. Sabaha kadar aynı kabusu görmüştüm. Bugün sürekli görmemin nedeni o sahnenin yaşandığı tarih olmasıydı. Fırat sabaha kadar her sayıklayışımda uyandırmış, ilgisini, desteğini esirgememişti. En son üzerimdeki geceliği değiştirdiğini hatırlıyordum. Kabusun etkisiyle terden sırılsıklam olmuştum. Üzerimi değiştirmesine ellerimle itiraz ettiğimde, "Hasta olursun" demiş, yeni doğmuş bebeğini giydiren anne dikkatiyle geceliğimi giydirmişti. Sonrasında huzur bulduğum göğsünde uyuyakalmıştım. Güne gözlerimi açalı dakikalar olmuştu. İç sesime uyarak yerimden kımıldamıyordum. Biraz daha beni saran kolların, kafamı koyduğum göğsün tadını çıkarmak istiyordum. İstemeye istemeye yavaşça kalktım. Fırat'ı uyandırmamaya özen göstererek banyoya girdim. Aynadaki yansımamla karşılaşınca gözlerimin gece boş durmadığını, yaşlarını akıttığını fark ettim. Soğuk suyla yüzümü yıkayarak, kendime gelmeye çalıştım. Kazağım ve eteğimi giyince dolaptan yine sessiz ve yavaş hareketlerle hırka ve çantamı aldım. Fırat yastığa sarılmış huzurlu yüz ifadesiyle uyuyordu. Sarıldığı yastığı ben mi sanmıştı ki? Dudağım hafifçe sola kıvrıldı. Eğer burada dikilmeye devam edersem Fırat uyanana kadar kalacaktım. Kapıyı yavaşça açtım, dışarı çıkınca aynı yavaşlıkla tekrar kapattım. Havanın barındırdığı oksijeni derin derin içime çektikten sonra dış kapıya ilerledim. Kapıda bekleyen koruma beni görünce, "Bir yere mi gideceksiniz, hanımım?" diye sordu. "Evet" İsmini bilmiyordum, bu korumanın. Arabayı işaret ederken, "Buyrun, hanımım. Bırakayım" dedi. Kafamı sallayarak araba…