38. BÖLÜM
Yazar: Beyza Akdoğan

Bir süredir hissetmediğim sızılar tüm bedenimi ele geçirmişti. Ağrıdan sabaha kadar uyuyamasam da isyan etmiyordum. Geçecekti, geç de olsa geçecekti. Mahkum olduğum günlerden kurtulmuştum, bir süre ağrı hissetsem hiçbir şey kaybetmezdim. Ağrılarımı umursamadan yataktan yavaşça kalktım. Umudumu kaybetmiştim ama Rabbim ayağa kalkmam için güç vermişti. Artık gücümü yitirmeden ayakta dimdik dumanın zamanıydı. Yatakta uyuyan Fırat'ı uyandırmamaya çalışarak yavaş adımlarla banyoya girdim. Yüzümü soğuk suyla yıkamak iyi gelmişti. Havluyla ellerimi kurularken burnuma tanıdık olan ve kendime itiraf etmek de zorlansam da hoşuma giden koku geldi. Havludan geldiğini sandığım koku, üzerimden geliyordu. Fırat'ın parfümünün kokusu geceliğime sinmişti. Aynı yatakta uyuduğumuz için normal olarak kokusu yatağa siniyordu, yataktan da benim üzerime... Geceliğimi yakasından tutup burnuma yaklaştırdım. Koku ciğerlerime nefes gibi doluyordu. Kokuyu içime çekerken gözlerimi kapatmıştım. Gözlerimi açtığımda aynadaki yansımamla karşılaştım. Ben neye sırıtıyordum böyle? Günlerdir saçma sapan hallere bürünüyordum. Kendime çeki düzen vermenin zamanı gelmişti, geçiyordu. Lakin, öncesinde sormam gereken bir hesap vardı. Sonrasını zor da olsa halledip, gidecektim. Banyodan çıkarak, giymek için dolaptan etek ve kazak alıp tekrar banyoya girdim. Ağır bir ameliyat geçirdiğim için ağrılar hâlâ devam ediyordu. Hareketlerimde kısıtlıydı, gereğinden fazla dikkatli olmam gerekiyordu. Üzerimi değiştirdikten sonra tekrar odaya girdim. Fırat uyanmış, uyku mahmuru gözleriyle bana bakıyordu. "Niye uyandın?" Uykulu sesiyle sormuştu. "Uyuyamadım ki uyanayım" Geceliklerimi dolaba koyarken cevap vermiştim. Ona döndüğümde yerinden doğrulmuş, telaşla bana bakıyordu. "Neden? Ağrın mı vardı?" Cevap olarak kafamı salladım. "Beni neden uyandırmadın?" Bunu söylemek tuhafıma gitse de, kıyamamıştım. Günlerdir koşturmaktan, benimle ilgilenmekten uyuyamamıştı. Dün gece derin bir uykuya daldığını görünce uyandırmamak için sabaha kadar sağıma soluma bile dönmemiştim. "Yoruldun sende, dinlenmek hakkın" derken dolaptan kabanımı ve çantamı çıkarıyordum. "Bir yere mi gideceksin?" "Evet" "Nereye?" "Sormam gereken bir hesap var" Mırıldanarak konuşmuştum ki Fırat duymamıştı. "Anlamadım?" Montumu giyerken yaptığım ani hareket belime bıçak gibi bir ağrı saplanmasına sebep olmuştu. Acıyla "Ah" dediğim sırada Fırat yataktan hızla kalkıp yanıma geldi. "İyi misin?" Kafamı salladım. "Bir anlık ani hareketle oldu" Kolumdan tutarak yatağa oturttu. "Acı çekmeyi çok seviyorsun, herhalde. Dikkat etsene!" Sesi sitemli çıkmıştı. "Bir anda oldu, dedim" "Hem sen nereye gideceksin bu halde?" "Babaannemin yanına" "Hasta olan sensin farkındaysan, onlar senin yanına gelecek. Ayrıca daha dün akşam buradaydılar" "Sorgulamasan ve üstelemesen daha iyi olacak biliyor musun?" "İyi, tamam. Ağrın geçsin öyle gideriz" Kaşlarımı çatarak baktım. "Gideriz derken?" "Seni tek başına göndereceğimi düşünmüyorsundur, umarım" Bana gösterdiği ilgi ve şefkat vicdan azabı çekmemi sağlıyordu. Aynı zamanda içimde daha önce hissetmediğim duyguları yaratıyordu. Bu duyguların tanımı nedir bilmesem de benim için iyi olmadığını biliyordum. Ağrım tamamen geçmese de hafifleyince konaktan çıkmıştık. Fırat halimden bir terslik olduğunu anlasa da kızacağım için neden gittiğimizi soramıyordu. Anlatmaya gücüm de yoktu. Yapmam gereken, yaşananların, ölenlerin hesabını sormaktı. Abimlerin konağına geldiğimizde ben arabadan inerken Fırat'a beklemesini söyledim. İtiraz etmedi, sadece çıkmam için yardım etmek istediğini söyleyince gerek olmadığını söyleyerek yukarı çıktım. Beni kapıda karşılayan Gülsüm Abla olmuştu. Dikkatlice sarıldıktan sonra salona girdim. Babaannem ve annem buradaydı, kahve içiyorlardı. "Afiyet olsun" Sesimi duyduklarında kafalarını kaldırdılar. Annem elindeki fincanı sehpaya bırakarak yanıma geldi. "Hoş geldin, Berxamin" diyerek sarıldı. Eli belimdeki yaraya değdiği an yüzümü ekşittim. Babaannem canımın yandığını anlamış olmalı ki…