25. BÖLÜM
Yazar: Beyza Akdoğan

"Geceyi seyrede seyrede öğrendim ki ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor." Şükrü Erbaş Gökyüzünü incelerken hissettiğim duygulardan dolayı aklıma Şükrü Erbaş'ın sözü gelmişti. Benim içimde hiçbir zaman ışık yanmamıştı. Gökyüzünü aydınlatan yıldızlar gibi içimde bir ışık besleyememiştim... Nice anılar... Nice acılar... Nice sevdalar... Nice hayatlar gömüyorduk. Bir şehir, bir manzara, büyükçe birden fazla anlamlar... O kadar acı olaylar, kayıplar sindiremeyince bir tek manzaraya bakar oluyorduk. Herkes anlayamazdı... Küçüklüğümden beri böyleydim. Gece oturur manzarayı, gökyüzünü izlerdim. Derin düşünceler içerisinde... Kapının tıklama sesini duyunca düşüncelerimden sıyrıldım. Akşam akşam kim gelmişti? Fırat değildi, o öküz direkt girerdi. Kimseyi görmek, konuşmak istemediğim için umursamadım. Ben ses vermeyince kapı açıldı. "Müsait misin, yenge?" Yenge kelimesini duyunca gelenin Dicle olduğunu anladım. Ben kızdıkça inatla bana yenge diyordu. Abisine yaptıklarımı da görmüştü. Korkmuyor muydu, sinirlenip ona da bir şey yapmamdan? "Değilim" Dönüp bakmamıştım. Ayak seslerinden yanıma geldiğini anladım. Yanımdaki sehpaya bir tepsi bırakmıştı. Akşam yemeğini zaten konağın çalışanları getirmişti. Niye tekrar getiriyordu? Kafamı çevirip baktığımda tepsinin üstünde iki fincan kahve ve çikolatalar vardı. Anlamsızca Dicle'ye baktım. "Şey, sıkıldım da belki sende sıkılıyorsundur diye kahve yaptım, sohbet ederiz diye" "Sıkılmıyorum, ben" Tekrar izlediğim manzaraya odaklandım. Yanıma sandalye getirip oturdu. Yüzü de mi kızarmıyordu? Yanımda istemediğimi belli etmeme rağmen hâlâ gelip oturuyordu. Sehpada duran okuma kitabımı eline alıp incelemeye başladı. Sanki anlayacaktı... "Kitap okumayı çok seviyorsun galiba" En iyisi cevap vermemekti. Sıkılır, giderdi. "Abimde çok sever. Çalışma odasında büyük bir kitaplığı var" İhtiyacım olan en önemli şey sabırdı. "Ne yapayım? Sordum mu?" Bozulduğunu belli etmeden konuşmasına devam etti. "Konu açılınca söylemek istedim" "Farkındaysan ben konuşmuyorum. Sen kendi kendine konuşuyorsun!" "Amacım seni kızdırmak değil" "Amacın her neyse beni kızdırıyorsun!" "Özür dilerim" Bir süre sessiz sessiz benimle birlikte dışarıyı izledi. Ara ara kahvesinden içiyordu. "Soğumadan iç, istersen" Ne kadar içmemek için dirensem de canım çekmişti. İnadımı yenip fincanı elime alarak kahveden bir yudum aldım. Uzun zamandır kahve içmemiştim. Halbuki kitaplarımı kahvesiz okumazdım... Bu konakta kendilerine muhtaç olduğumu görmesinler diye inip mutfaklarından su bile almıyordum. "Şey, kızmazsan. Bana da okumam için bir kitap verebilir misin?" Kaşlarımı çatarak baktım. "Az önce abinin büyük bir kitaplığı olduğunu söyledin. Oradan oku!" "Oradakilerin hepsini okudum" "O zaman git yeni kitaplar al" "Ben, alamıyorum" "Ne demek alamıyorsun?" "Bizimkiler okumama karşı da" Kafasını eğmiş, çekingen bir ses tonuyla konuşmuştu. "Abin medeni insanmış gibi davranmayı biliyor da okumana mı karşı geliyor?" Derin nefes alarak konuşmaya başladı. "Babam ortaokul biter bitmez eve kapattı beni. Liseyi bile okumama izin vermediler. Ablam da okumamıştı. Annem; ablan okumadıysa sende okuyamazsın, dedi. Babam da buralarda kız çocuğunun okuduğu nerede görülmüş, dedi. Abim karşı çıktı, okumam için direndi ama onu da dinlemediler" "Geri kafalı oldukları her hallerinden belli zaten" "Kitapları da geceleri gizlice okuyorum. Bir kere anneme yakalanmıştım. Kitabı yırttı, attı. Bunları okuya okuya kafa yapın değişiyor diye azarlamıştı" İçimde Dicle'ye karşı bir acıma duygusu oluşmuştu. Bu duygunun oluşmasını hiçbir şekilde istemiyordum ancak duygularım aklımdan bağımsız hareket ediyordu. "Töre diyerek kurdukları dünyadan uzaklaşmandan korkmuşlar" Cümlemi alayla söylemiştim. "Haklısın, yenge. Töre cehaletleri yüzünden onlarca insanın başını yakıyorlar" Dicle'nin böyle bilinçli konuşması beni şaşırtmıştı. "En büyük örneği ben" "Ve abim..." Verdiği cevaba karşılık sessiz kaldım. Kahvem bitmişti. Fincanı tepsiye koyarken 'eline sağlık' desem mi diye düşü…