GİRİŞ
Yazar: GhostCentaur26

İnsanların ilk dostlukları her zaman okul sıralarında başlar ve o dostluklar ömür boyu devam eder derler. İlkokuldan ortaokula kadar pek arkadaşım olmamıştı; bu dönemleri genelde kendi içime kapanarak, sıramın üzerindeki ahşap çizgileri sayarak tek başıma geçirirdim. Fakat liseye başladığım ilk yıl, hayatımın yönünü değiştiren o keskin miladım olmuştu. Dersimiz beden eğitimiydi. Eylül ayının o ne sıcak ne soğuk, kararsız havasında öğretmenimiz bizi serbest bırakmıştı. Tüm sınıf okul bahçesinde kendi halinde, gruplar halinde takılıyor, kahkahalar yükseliyordu. O derse kadar aramızda tek tük, sıradan kelimelerin geçtiği ve bir türlü samimiyet kuramadığım o üç kişi, şu an hayatımda en önemli, en sarsılmaz yere sahipliydi. Şimdi ise o dostluk bağının ilk ilmeğini attığımız yıldan, lisenin son yılına kadar sığınağımız olan, boyaları yer yer çatlamış o eski çocuk parkındaydık. Üzerimize düşen ağaç yapraklarının gölgesinde, zamanı durdurmuş gibiydik. Hemen sağımda Mert, o heybetli ve tezat bir şekilde insana güven veren cüssesiyle bankı adeta kaplayarak oturuyordu. Lise çağında olmasına rağmen, akranlarının yanında yetişkin bir adam gibi duran oldukça kalıplı, omuzları geniş bir yapıya sahipti. İlk tanıştığımız yıllarda, o kalın ve tok sesiyle bizlere boksör olmak istediğini, hayalinin ringlerde ter dökmek olduğunu gururla söylemişti. Saçları her zaman, berber koltuğundan yeni kalkmış gibi asker tıraşı tarzında kısacıktı. Gerçi babası eskiden üst düzey bir askerdi; evdeki o disiplinli, kurallı havanın dışa vurumu ve kısacık kestirdiği saçlarının en büyük nedeni buydu. Gözleri ise, derinlerinde ne sakladığını asla açık etmeyen, simsiyah bir karadeliği andırıyordu. Gözlerine biraz dikkatli bakan biri, o karadeliğin içine anında çekiliyor ve gökyüzünde vadini dolduran bir yıldız gibi o karanlıkta kayboluyordu. Çağdaş; grupta basketboldan ziyade, o parlak zekasıyla derslerde kendini kanıtlamış, grubun mantık sesiydi. Basketbol sahasının içi hariç, onu burnunun üzerine düşen kalın çerçeveli gözlüğü olmadan gören çok az yer ve zaman vardı. Mavi gözlerinde koskoca bir denizi, dalgalı bir okyanusu barındırmak dışında, bizim sürekli "sıska" diye dalga geçtiğimiz, çelimsiz bir fiziği vardı. Biz onun bu zayıflığıyla eğlendikçe, yüzü sinirden kızarır, bildiği tüm okkalı küfürleri savurarak aramızdan ayrılır ve bizi en zayıf noktamızdan vurarak ders notlarını paylaşmamakla tehdit ederdi. Tabii ki yarım saat sonra elinde notlarla geri döneceğini hepimiz bilirdik. Uzay ise... Adı gibi bir insandı işte. Sonsuzluğa, bilinmeyene ve gökyüzünün ötesine o kadar meraklı bir çocuktu ki, onun o derya deniz iç dünyasını anlatacak kelime bulmak gerçekten zordu. Teknolojiye ve kodlara olan aşırı merakıyla, elinde sürekli bir kurşun kalemle defter kenarlarına program kodları yazar, dijital bir telaş içinde yaşardı. Her seferinde gözleri parlayarak "Kendi oyunumu çıkaracağım, göreceksiniz!" deyip dururdu. Bunu aslında ufak tefek kodlamalarla başarıyordu da. Bizim gibi o da basketbola olan tutkusunu, çocukluğunda babasının onu elinden tutup götürdüğü o büyüleyici Fenerbahçe maçına bağlardı. Tabii bu tutkunun ardında, o maç dönüşü küçük kardeşi Timur'u o lanet trafik kazasında kaybetmesinin de payı büyüktü; basketbol onun için kardeşine uzanan hayali bir köprüydü. Bazen gecenin bir yarısı parkta otururken yaptığı o iç dökmelerinde, kahve gözlerine yerleşen hüzün bulutu oldukça aşikardı. İleride profesyonel bir basketbol oyuncusu olduğunda, kafasını gökyüzüne kaldırıp onu gururlandıracağını söyler dururdu. Ve ben... Adım Atlas. Buraya, arkamızda bırakmak istediğimiz kötü bir sebepten, ruhumuzu hırpalayan bir olaydan ötürü gelmiştik ve bu yüzden ailecek her şeyi geride bırakıp taşınmak zorunda kalmıştık. Doğuştan gelen, kemiklerimi içten içe eriten amansız bir sağlık sorunum yüzünden, babamın tıp camiasından bir meslektaşının ısrarlı isteği üzerine ve bu şehrin havasının bana daha iyi geleceğini düşündükleri için böyle radikal bir karar alınmıştı. Ortaokulun sonund…