9. Bölüm
Yazar: 3anemon

“Bazı geceler insan içini susturmak ister; ama sessizlik, bütün sesleri daha da büyütür.” 🫶🏻🫶🏻🫶🏻 Çantam dirseğime düşmüş, uykusuzluktan ağrıyan gözlerimi ovuştururken ceketimin ceplerinde hırsla anahtarı arıyordum. Bütün ceplerim boş çıkınca, tuttuğum nefesi hırsla dışarı verdim. “Lanet olsun!” Kendi kendime bağırıp elimi sertçe kapının ahşabına vurdum. Tam 36 saatlik kesintisiz bir nöbetin ardından bitik bir halde eve gelebilmiştim. Hastaneden çıkarken zihnimi kemiren o düşüncelerden, yoğun bakımın soğuk koridorlarından biraz olsun kaçabilmek için yürümeyi tercih etmiştim. Dışarıdaki dondurucu Çukurca ayazı yüzümü yakarken ben kendi içimdeki fırtınalarda, Kutay’ın bakışlarında, o adamın son anda gözlerini açışında boğulmuştum. Şimdi ise tek istediğim bu soğuk koridordan içeri girip kendimi koltuğa atmaktı ama anahtarım yoktu! Sırtımı kapının yanındaki soğuk duvara yaslayarak yavaşça yere çöktüm. Tam o sırada, çantamın kenarına takılan anahtarlığın parkeye düşerken çıkardığı o tiz sesi duydum. Alnımı avucuma bastırıp, “Allah’ım sen bana sabır ver…” diye mırıldandım. Yerdeki anahtarı sertçe sarsarak elime aldım ve kilide sokup çevirdim. Kapı açılır açılmaz içeri süzülüp arkamdan kapattım. Çantamı ve üzerimdeki ağır montu omzumdan sıyırıp doğrudan yere bıraktım. Şu an onları portmantoya asacak, kollarımı kaldıracak dermanım bile yoktu. Evin içindeki o ağır sessizlik çökerken telefonum cebimde çalmaya başladı. Ekranı yüzüme doğru kaldırdığımda annemin adını gördüm. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim, sesimdeki uykusuz ve bitkin tınıyı gizlemeye çalışarak hattı açtım. “Efendim annecim?” “Neredesin sen?! Neden iki gündür aranmıyorum Açelya!” Annemin ahizeden yükselen o sitemli ve endişeli sesini duyduğumda yüzümü buruşturup telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. Cümlesi bittiğinde cihazı tekrar kulağıma dayadım. “İyiyim anne… Nöbetten yeni çıktım, eve geldim şimdi.” Saniyeler içinde sesindeki o öfkeli ifade buharlaştı. “Ay kızımm, kıyamam sana... Kaç saatlikti bu nöbetin senin?” Annem böyleydi işte. Önce telaşla, merakla kızar; sonra durumumu öğrenince içindeki o anne şefkatiyle anında yumuşak bir hüzne bürünürdü. “36 saat annecim,” dedim mutfağa doğru yavaş adımlarla yürürken. “O yüzden arayamadım, ortalık biraz yoğundu. Kusura bakma ne olur.” “Yemek yedin mi kızım sen? Bir şeyler yedin değil mi?” Tezgâha yaklaşıp kuruyan boğazımı rahatlatmak için sürahiden bardağa su doldurmaya başladım. “Yok anne, şimdi bir şeyler atıştırıp direkt yatacağım zaten. Sen ne yapıyorsun?” “Ben de nöbete gidiyorum şimdi. Sen nasılsın, sesin nasıl geliyor diye merak etmiştim sadece. Ben kapatayım o zaman, sen hemen geç dinlen.” Bardağımdan iri bir yudum alıp, “Konuşabiliriz istersen annecim, sorun değil,” dedim. Yalnız kalmaktan, zihnimdeki o fısıltılarla baş başa düşmekten korkuyordum belki de. “Yok bebeğim, sen yorgunsun, iyice dinlen. Ben sadece sesini duymak için aramıştım. Bir ihtiyacın olursa, en ufak bir şeyde ara beni tamam mı?” Gözlerimin ardı aniden sıcak bir sızıyla doldu. Yaşların süzülmesini engellemek için yutkunarak konuştum: “Tamam annecim. Seni çok seviyorum.” “Ben de seni çok seviyorum bebeğim. Seni kum taneleri kadar seviyoruz.” Annemin ağzından dökülen o son cümleyle yüzümde buruk, yarım bir tebessüm belirdi. Bu bizim ailemizin değişmez cümlesiydi. Babam hayattayken ikisi birlikte söylerlerdi bunu hep. Beni dünyadaki tüm kum taneleri kadar, Hüma’yı ise gökyüzündeki yıldızlar kadar severlerdi. Hüma da sırf bu yüzden her defasında, “Yıldızlar kum tanelerinden daha fazla, o yüzden beni daha çok seviyorlar!” diyerek benle dalga geçer, beni kışkırtırdı. Babamın sesi sanki bir anlığına mutfakta yankılanır gibi oldu. Telefonu kapattıktan sonra derin bir sessizlik çöktü. Yemek yemek için buzdolabının kapağını açtım. Begüm ablanın dün getirdiği kaplardaki yemekler duruyordu ama kapağın raflarında yan yana duran iki şişe kırmızı şarap doğrudan bana bakıyordu. Açlığı da yorgunluğu da bir kenara bıraktım. Şişelerden birini ve…