8. Bölüm
Yazar: 3anemon

“Bazı acılar büyümez insanla birlikte; insan büyür onlar ise aynı yaşta kalır” 🫶🏻🫶🏻🫶🏻 Begüm ablaların dairesinden çıkıp bir üst kata, kendi evime tırmanan merdivenleri nasıl çıktığımı hatırlamıyordum. Aşınmış demir kapımı açıp içeri girdiğim an, evden yükselen o dondurucu sessizlik bir çığ gibi üzerime devrildi. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Portmantonun aynasındaki karaltıma bakamadım bile. Sırtımı kapıya yaslayıp durduğum yerde dizlerimin bağı çözülürken, gözlerimi hırsla kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım. Ama ciğerlerime dolan havanın hiçbir faydası yoktu. Kutay’ın o son cümlesi, bir zehir gibi kanıma karışmış, kalbimin tam ortasını sızlatıyordu. “Sen de babasını yeni kaybetmiş sekiz yaşındaki o küçük kız çocuğu gibi davranmayı bırak o zaman…” Kelimeler kulaklarımda yeniden yankılandıkça dişlerimi birbirine bastırdım. Göğsümden yukarı doğru yükselen o sıcak, boğucu hıçkırığı durdurmak için elimi ağzıma bastırdım. Haklı olması değildi canımı yakan; canımı yakan, beni korumaya çalışır gibi yapıp en zayıf yerimden, o hiç iyileşmeyen yaramdan vurmasıydı. Bir komutan gibi değil... Tam olarak nereden vuracağını bilen, gözümün içine bakarak o bıçağı saplayan bir adam gibi davranmıştı. Dışarıda rüzgâr pencereleri zorlarken, kalorifer peteklerinin hafif tıkırtısı dışında evde çıt yoktu. Yabancı bir şehirde, babamın can verdiği bu çetin topraklarda tek başımaydım. Montumu ve botlarımı koridorda çıkarıp karanlık salona geçtim. Işıkları açmadım. Koltuğun üzerine atılmış kalın battaniyeyi alıp üzerime örttüm ve kenara büzüldüm. Karanlık odada sadece karşımdaki boş duvar ve zihnimdeki o hırıltılı ses vardı. “Eray…” O yaratığın ağzından çıkan o tek kelime ve Kutay’ın o an gözlerinde beliren, benden saklamaya çalıştığı o karanlık ifade… Ne dönüyordu arkamdan? Hastanedeki o odaya girmemi neden bu kadar hırsla engellemek istiyordu? Bir doktor olarak mesleğimi yapmamı engelleyecek kadar büyük, benim bilmemem gereken şey neydi? Cebimdeki telefonun ekranı aniden aydınlanıp titremeye başladığında yerimden sıçradım. Ekranda Arda’nın adını gördüm. Birkaç saniye boyunca telefon elimde titredi, ekranın ışığı yüzüme vurdu. Şu an Arda’nın hekim sakinliğiyle kuracağı açıklamaları ya da beni koruduğunu sanarak söyleyeceği yarım gerçekleri dinleyecek gücüm yoktu. Çağrının kendi kendine sonlanmasını bekledim. Telefon sustuğunda onu koltuğun üzerine geri bıraktım. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Kutay hastanedeki kontrolü eline almış, Arda’yı da o protokol duvarlarının arkasına çekmişti. Bense bu lojman dairesinde, dışarıda bırakılmış, hiçbir şeyden haberi olmayan o “sekiz yaşındaki kız çocuğu” rolüne hapsedilmiştim. İçimdeki öfke ve kırgınlık yeniden bir alev gibi parladı. Yerimden kalkıp banyoya geçtim. Aynadaki solgun yüzüme, altı morarmış gözlerime baktım. Yüzüme çarptığım her soğuk su damlası zihnimdeki o bulanıklığı biraz daha sildi. Kutay ne kadar engel olmaya çalışırsa çalışsın, yetkisine ve rütbesine ne kadar sığınırsa sığınsın… Ben o hastanenin doktoruydum. Ve yarın sabah sekizde, o koridora adımımı atacaktım. İçimdeki öfke daha da artarken bacaklarım beni daha fazla taşımadı. Dizlerimin üzerine çöker çökmez yalnız kalmanın verdiği o küçük cesaretle içimde tuttuğum bütün hıçkırıklar bir anda serbest kaldı. Beni babamdan vurmuştu… acımasızca o cümleyi kurmuştu. Elindeki en büyük yarayı yüzüme fırlatmıştı. İster istemez elimi duvara vurup hırsla inledim. “Nasıl bu aşağılık cümleyi kullanır nasıl!” Başımı yere eğip ağlarken kollarımı etrafıma sardım. Babam olsaydı bunlar yaşanır mıydı? Sanmam. Babam yaşasaydı, biri bana o cümleyi kurmaya cesaret bile edemezdi. Dağ gibi arkamda dururdu. Belki yine canım yanardı ama yalnız hissetmezdim. En azından arkamda bir gölge değil, bir baba olduğunu bilirdim. Artık hıçkırıklarım iç çekişlerine döndüğünde sırtımı banyonun duvarına yaslamış karşımdaki duvara bakıyordum. Kutay’ın kurduğu cümle yıllardır arka plana attığım o büyük acının tekrardan ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu acıyla ilk kez…