4. Bölüm
Yazar: 3anemon

“Ya çocuk! Ben adamları tanımıyorum etmiyorum. Sen beni nasıl tek başıma yanlarında bırakıp gidiyorsun ya!” Boynumdaki stetoskopu hararetli konuşmamın ritmiyle hızla düzeltirken, dün akşamki o ani kaçışının hesabını sormak için Arda’ya sağlam bir fırça atıyordum. Arda ise hiç istifini bozmadan kendi soyunma dolabının kapağını yavaşça kapattı, ardından anahtarını cebine atıp bana döndü. “Saçmalama sarışın. Adamlar asker diyorum sana. Boru değil, koca Gökbörü Timi. Ayrıca ben iki yıldır buradayım, adamları gayet iyi tanıyorum ve güveniyorum. Yoksa seni bırakır mıyım hiç?” Koluyla kolumu hafifçe dürterek göz kırptı. “Hem fena mı oldu yani? Bak, alt komşun Ömer abi çıktı işte. Begüm ablanın o güzel mantılarını artık her akşam kapıda sıcak sıcak karşılarsın.” Onun bu haklı ve bir o kadar da sevimli savunması karşısında istemsizce gülümsedim. İçimdeki o sinirli bulutlar bir anda dağılıvermişti. “Bazen beni gerçekten delirtiyorsun Arda.” “Ama sen de bana alışkınsın artık, yapacak bir şey yok,” dedi muzipçe sırıtırarak. İkimiz beraber odadan çıkıp hastanenin o kendine has ilaç ve dezenfektan kokan koridorlarında yürümeye başladık. Karşılaştığımız hemşirelere ve hastane personeline hafifçe baş selamı verip geçiştirirken, adımlarımız bizi acildeki danışma bankosuna doğru götürdü. Danışmada duran Ece, bizi görür görmez elindeki dosyaları bırakıp kocaman bir gülümsemeyle selam verdi. “Günaydın Açelya Hocam, günaydın Arda Abi.” Arda bankoya doğru hafifçe eğilip iki elini masaya dayadı. “Günaydın Ece kız! Söyle bakalım, bugün kimler var bizim şenlikli acilde? Hangi vaka bizi bekliyor?” Ece hastanede daha çok yeni işe başlamıştı ve bizden yaşça epey küçüktü. Arda, onun bu çekingenliğini kırmak ve hastanenin o kasvetli havasını biraz olsun renklendirmek için her sabah ona böyle takılmayı bir ritüel haline getirmişti. Ece, elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirirken kıkırdadı. “Arda abi... Şey, senin şu kınalı teyze yine geldi. Aslında biz başka bir doktora yönlendirecektik ama...” Ece’nin çekinerek kurduğu cümlenin sonunu tahmin etmek hiç zor değildi. Gülerek lafa girdim ve sözünü kestim: “Sadece Arda’yı istedi, değil mi?” “Aynen öyle Açelya Hocam,” dedi Ece pes etmiş gibi ellerini havaya kaldırarak. “Yine ‘Benim o güler yüzlü oğlum baksın bana, başkasına tansiyonumu ölçtürmem’ diye tutturdu.” Kınalı teyze dediğimiz, bizim buraların yerlisi olan meşhur Ayşe teyzeydi. Saçlarındaki ve avuç içlerindeki o koyu kına yüzünden ona herkes böyle seslenirdi. Sık sık hastaneye uğrar, canı sıkıldıkça ya da biraz sohbet etmek istedikçe soluğu acilde alıp tansiyonunu ölçtürürdü. Ama onun asıl amacının tansiyon falan olmadığını tüm hastane bilirdi. Tek hedefi, üniversiteyi yeni bitiren o biricik torununu bizim bu yakışıklı, güler yüzlü Arda’ya ayarlamaktı. Arda derin bir nefes alıp gözlerini tavana dikerek sahte bir çaresizlikle iç çekti. “Eyvah eyvah... Desene bugün de kısmetimiz ayağımıza kadar geldi.” Dedi. Arda’nın bu haline Ece ile birlikte kahkaha atarken, hastanenin o yoğun gününün ilk neşeli dakikalarını çoktan geride bırakmıştık bile. “Eee Ece kız,” diyip konuşmaya başladım. “Bana güzel haberlerin var mı?” Ece elindeki dosyaları hızlıca karıştırdı. Daha sonra içlerinden bir tanesini gördüğünde bana doğru oldukça çekingen bir bakış attı. “Açelya hocam…” “Ne oldu kız?” dediğimde, sesini iyice kısarak fısıldadı: “Şinasi Bey var.” İsmi duyduğum an yavaşça gözlerimi kapattım ve sabır dilenir gibi derin bir nefes aldım. Arda bu kez beni zorbalamak için fırsatı havada kapmış, koridorda yankılanan büyük bir kahkaha patlatmıştı. “Sanırım senin de kısmetin ayağına gelmiş sarışın!” dedi, arkasından tekrardan kahkaha atarak. “Gülme be borazan gibi!” diyip omzuna sertçe çemkirdiğimde, o hiç istifini bozmadan gülmeye daha sesli bir şekilde devam etti. Ece de karşımızda gülmemek için kendini zor tutuyordu ama dudaklarının arasından kaçan o küçük kıkırtı onun da durumdan son derece eğlendiğini ele veriyordu. Ah, Şinasi Bey... Çukurca’daki ilk iş günümde, ac…