13. Bölüm
Yazar: 3anemon

Koridor ağır, çökertici sükûta gömülmüştü. Yoğun bakım odasının içinden sızan düzenli monitör sesleri, hastanenin donuk duvarlarında yankılanıyor; oradaki herkes tek bir noktaya, aynı cama ve ardındaki o ince çizgiye bakıyordu. Kutay yavaş bir hamleyle elini üniformasının göğüs cebine götürdü. Parmakları kumaşın içinde birkaç saniye oyalandı, sanki elindeki şeyi dışarı çıkarmak ağır bir yükmüş gibi. Sonra cebinden siyah bir cep telefonu çıkardı. Telefonun ekranı örümcek ağı gibi çatlamıştı; sağ köşesinde kurumuş, kararmış bir kan lekesi duruyordu. Kutay cihazı avucunun içinde bir an çevirdi. Ardından hiçbir mimik vermeden, sakince Arda’ya doğru uzatırken “Bunu…” dedi. Sesi her zamankinden daha soğuk ve düzdü. “…Ambulansta buldum.” Arda’nın bakışları uzatılan nesneye kaydı. Açelya’nın telefonuydu bu. Şeffaf kılıfın köşesindeki o sakız kâğıdından yapılmış kalbi görünce tanımakta tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Kutay, bakışlarını camın arkasına dikerek konuşmayı sürdürdü: “Olay yeri inceleme ekipleri gelmeden önce hiçbir şeye dokunmadım. Sürücü koltuğunun altına sıkışmıştı. Ekranda kimliğini görünce ona ait olduğunu anladım. İnceledikten sonra verdiler.” Arda telefonu büyük bir dikkatle aldı. Çatlak camın üzerindeki o kurumuş kan lekesi canını yakarken, parmak ucu istemsizce ekranın üzerinde gezindi. Tam o sırada… Koridorun en sonundaki asansörün mekanik sesi koridoru yardı. Metal kapılar iki yana açıldı. İçeriden ilk çıkan Eren oldu. Hemen arkasından Yiğit, Çınar, Göktürk ve Oğuzhan adımladı. En arkada ise Ömer ile Begüm görünmüştü. Begüm’ün üzerinde pijamaları vardı. Aceleyle çıktığı belliydi; gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, şişmişti. Ömer bir eliyle eşinin omzunu sıkıca tutuyor, sanki her an dizlerinin bağı çözülecekmiş gibi onu ayakta tutmaya çalışıyordu. Asansörden iner inmez Begüm’ün yaşlı gözleri koridorun sonundaki o cam kapıyı buldu. Dudakları titredi, boğazından cılız bir ses döküldü: “…Açelya? Nerede?” Kimse yanıt vermedi. Koridora çöken o devasa sessizlik, söylenebilecek her türlü acı cümleden çok daha ağırdı. Begüm birkaç şuursuz adım atıp Arda’nın tam karşısında durdu. Bakışları titrerken “Nasıl?” Diye sordu. Sesinde öyle derin, öyle yırtıcı bir korku vardı ki… Arda’nın boğazı bir an düğümlendi, yutkunamadı. “Hayatta,” dedi Arda, sesini olabildiğince güçlü tutmaya çalışarak. Begüm gözlerini sımsıkı kapattı. Yanaklarından süzülen iki damla yaş yanaklarının kenarında kayboldu. “Şükür…” Kelime dudaklarından bir yakarış gibi döküldü. Ardından bakışlarını yeniden o soğuk camın arkasındaki yatağa çevirdi. “…Görebilir miyim onu?” Arda başını yavaşça iki yana sallarken “Henüz değil abla. İlk yirmi dört saat çok kritik. Enfeksiyon riski var.” Dediğinde Begüm üstelemedi. Başını çaresizce öne eğdi. Ömer eşinin omzundaki elini biraz daha kenetledi. “İyi olacak… Geçecek.” Bunu Begüm’ü teselli etmek için mi, yoksa kendi akıl sağlığını korumak için mi söylediğini kimse kestiremedi. Eren ağır, ağdalı adımlarla camın önüne kadar yürüdü. Bakışları içerideki o karmaşık cihazların ortasında küçücük kalmış kıza takıldı; dudaklarını birbirine kenetledi, parmakları istemsizce cebindeki tespihe uzandı. Yiğit başını öne eğmiş, fayansları izliyordu. Göktürk’ün çenesi kasılmaktan kenetlenmiş, elleri cebinde yumruk olmuştu. Oğuzhan sessizce duvarın soğukluğuna yaslandı. Çınar ise başı önde, dudakları kıpır kıpır içinden bildiği tüm duaları sıralıyordu. Koridorda tek bir insan sesi bile yükselmiyordu. Yalnızca yoğun bakımdan gelen o monoton bip sesleri ve herkesin aynı noktada birleşen çaresiz bakışları vardı. Derken… Arda’nın elindeki kırık telefon ansızın titredi. Koridorun o amansız sessizliğini, kulak tırmalayan ince bir zil sesi bıçak gibi kesti. Ekranda, kan lekesinin tam altındaki aydınlıkta tek bir kelime belirdi: Annecim Hiç kimse kımıldamadı. Kimse nefes bile almadı. Telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Begüm titreyen eliyle ağzını kapattı, hıçkırığını boğdu. Ömer gözlerini yumdu. Kutay başını yavaşça koridorun karanlık…