11. Bölüm
Yazar: 3anemon

… Telefonun ekranına birkaç saniye bomboş, donup kalmış gibi baktım. Arama sonlandırıldı. “Allah kahretsin…” diye sövdüm kendi kendime. İçimde öyle anlamsız, öyle tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı ki durup bekleyemedim. Kar çok fazla bastırmaya başlamıştı. Şu an burada bile tipi varken Açelyanın olduğu yerde nasıl olduğunu tahmin etmek zor değildi. İstemsizce hırsla yeniden arama tuşuna bastım.Telefon uzun uzun çalmaya başladı. Bir kez… İki kez… Üç kez… Tam açılacak, o bilmiş sesiyle “Yine ne var Arda?” diyecek sandığım anda hat pat diye kesildi. İçimdeki sıkıntı daha da büyüdü. “Hayır, hayır… Yapma sarışın,” diye mırıldanıp hırsla tekrar aradım. Bu kez telefon hiç çalmadı bile. O soğuk, mekanik ses kulaklarımda yankılandı: Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor… Göğsümün tam ortasına oturan o anlamsız ağırlık bir anda büyüdü, nefesimi kesti. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissedebiliyordum. “Arda abi?” Acilin koridorunun diğer ucundan gelen sesle başımı hızla o tarafa çevirdim. Ece elindeki hasta dosyalarıyla bana doğru yürüyordu. Ama yüzümdeki o berbat ifadeyi görür görmez adımları aniden yavaşladı. “Ne oldu? İyi misin sen?” “Ece…” Sözlerimi toparlamakta, dik durmakta zorlanıyordum. “Ambulansla hemen iletişim kurabilir misin?” Ece’nin gözleri açıldı. “Hangisiyle?” “Açelya’nın olduğu ambulansla. Hemen.” Ece yüzümdeki dehşeti fark edince tek kelime bile etmedi, ifadesi bir anda ciddileşti. Hiç vakit kaybetmeden danışmanın yanındaki telsizin başına geçti. Mikrofonu eline alıp kanalı ayarladı. “Merkezden 112-34’e…” Aramızda ölümcül kısa bir sessizlik oldu. “112-34, beni duyuyor musunuz?” Hoparlörden yanıt yerine yalnızca kulak tırmalayıcı, boğuk bir parazit sesi yükseldi. Krrrşşş… Ece yılmadan yeniden denedi. “112-34, durum bildiriniz!” Yine aynı cızırtı… Ama bu kez araya tamamen kopuk, anlaşılmayan birkaç kelime karıştı. “…şş…” “…kar…” “…du…” Ece kaşlarını çatarak mikrofona biraz daha yaklaştı. “Ses geliyor ama çok kopuk, hiçbir şey anlaşılmıyor…” Yanına neredeyse koşarak gittim, elindeki mikrofona doğru eğildim. “Bir daha dene Ece, bastır!” Ece derin bir nefes alıp titreyen sesiyle yeniden konuştu. “112-34, tekrar edin! Sizi net alamıyoruz!” Bu kez hoparlörden gelen cızırtı biraz daha yükseldi, yırtılır gibi bir ses çıktı. “…krşş…” “…yard…” Sonra… Bir anda. O boğuk cızırtının ortasından fırlayan, kulaklarımızı delip geçen dehşet dolu bir çığlık acilin buz gibi koridoruna düştü: “İMDAAAT!” Ardından telsiz yeniden keskin bir cızırtıya boğuldu… Ve tamamen sustu. Koridorun içinde zaman durdu sanki. Birkaç saniye boyunca hiç kimse ama hiç kimse tek bir kelime bile edemedi. Ece’nin elindeki mikrofon yavaşça aşağıya kaydı. Kızın yüzündeki bütün kan çekilmiş, bembeyaz olmuştu. “Arda abi…” dedi sesi titrerken. “Sanırım… ambulansın başı gerçekten dertte.” Kalbim göğüs kafesimi patlatacakmış gibi hırsla yumrukluyordu. Beynim durmuştu sanki. Hiç düşünmeden dönüp başhekimin odasına doğru koşmaya başladım. Adımlarım yeri döverken bir yandan da cebimdeki telefonu söküp çıkarır gibi aldım, ezbere bildiğim o numarayı tuşladım. Telefon ikinci çalışta açıldı. “Komutan,” dedim soluk soluğa. Kutay’ın o her zamanki tok ve soğukkanlı sesi duyuldu hattın diğer ucunda: “Buyur doktor?” “Doktor Açelya’nın bulunduğu ambulansla irtibatı kaybettik!” Karşı tarafta kısa, ölümcül bir sessizlik oldu. “Ne demek irtibatı kaybettik?” “Ece telsizden ulaşmaya çalıştı! Sesler çok kopuktu, hava berbat zaten, ne dediklerini tam anlayamadık…” Yutkunmaya çalıştım ama boğazım kurak bir arazi gibi düğüm düğüm olmuştu. “Sonra…” Bir an gözlerim istemsizce geride kalan Ece’ye kaydı. O hâlâ telsize boş ve dehşet dolu gözlerle bakıyordu. “Sonra telsizden sadece bir çığlık duyduk.” Kutay’ın sesi bu kez eskisinden de sert, dondurucu bir tonla çıktı: “Ne çığlığı?” Derin, titrek bir nefes çektim ciğerlerime. “İmdat… sadece ‘imdat’ diye bağıran bir ses duyduk.” Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu. Ne nefes ne soru hiçbir şey gelmedi… Ardından Kutay buz gibi tek…