10. Bölüm
Yazar: Leymerr

“Her şer görünende bir hayır gizlidir,” derlerdi. İnsan bazen başına gelen en kötü şeyin bile günün birinde onu başka bir yere sürükleyeceğine inanmak istiyordu belki de; çünkü aksi hâlde yaşananların hiçbir anlamı kalmıyordu. Fakat birini öldürmenin, hem de sokaktan geçen alelade bir yabancıyı değil, insanın kendi kanından olan öz babasını vurmasının içinde nasıl bir hayır saklanabilirdi, bunu ne kadar düşünürsem düşüneyim bulamıyordum. İntikam insanın gözünü kör ediyordu sanırım. Öfke, kin, yıllarca içine atılmış acılar ve artık adını dahi koyamadığın onlarca duygu üst üste biriktiğinde, insanın içinde kendisine ait olmayan başka biri uyanıyordu. O kişi senin ellerini kullanıyor, senin ağzından konuşuyor, senin gözlerinle bakıyor ama yaptığı hiçbir şey sana aitmiş gibi gelmiyordu. Ben kardeşim için masumluğumu koruyacaktım. En azından yıllarca kendime söylediğim buydu. Peki bu muydu masumiyet? Bunca şeyin sonunda dönüştüğüm kişi gerçekten ben miydim? Babam Yusuf’u bile isteye öldürmüştü. Ben ise tetiği çektiğim o an aklımı, mantığımı, hatta kendimi bile kaybetmiştim; fakat dışarıdaki herkes bunu günlerce düşünüp taşındığım, soğukkanlılıkla hazırlanmış bir intikam planının son hamlesi sanıyordu. Belki de en kötüsü, bazen benim bile buna inanmaya başlamamdı. “Yusuf, duy sesimi! Ablan intikamını aldı! Tüm dünya duysun, Yusuf’un akan kanı yerde kalmadı!” İçimdeki bir yan günlerdir bunu haykırıyordu. Diğer yanım ise dizlerinin üzerine çökmüş, önce kendimden sonra da toprağın altında yıllardır sessizce yatan küçücük kardeşimden özür diliyordu. Ne kadar zamandır bu soğuk, karanlık hücrenin içinde olduğumu bilmiyordum. Gün mü geçmişti, hafta mı geçmişti, artık ayırt edemiyordum; çünkü burada zaman, duvarların arasında sıkışmış başka bir şeye dönüşmüştü. Pencerenin en üst köşesinden içeriye incecik bir ışık sızıyordu. Başlarda o ışığa bakıyordum. Sonra bakamamaya başladım. Her gün biraz daha azaldığını fark ettikçe, sanki Yusuf bir kez daha ellerimin arasından kayıp gidiyormuş gibi nefesim kesiliyor, göğsüm sıkışıyor, ardından kendimi tutamadan onun adını haykırıyordum. “Yusuf!” Sesim duvarlara çarpıp bana geri dönüyordu. “Yusuf!” Kimse gelmiyordu. Bazen bağırmaktan sesim kesiliyor, bazen nefes alamadığımı sanıyor, bazense nasıl olduğunu bile anlamadan gözlerimi yeniden aynı soğuk zeminde açıyordum. Kimse gelip bakmıyordu. Hiç kimse. Tek başımaydım. Üzerimde hâlâ gelinlik vardı. Bir zamanlar hayatımın başka türlü başlayacağına inandığım o beyaz kumaş şimdi kirlenmiş, buruşmuş ve etekleri yerde süründükçe bana yalnızca ne kadar aptal olduğumu hatırlatan bir şeye dönüşmüştü. Başımı duvara yasladığım sırada içimde rahatsız edici bir düşünce tekrar kıpırdadı. Kerem. Bunu beklemiş olabilir miydi? Ailemi ben davet etmemiştim. Babamı orada gördüğümde ben bile neye uğradığımı şaşırmışken Kerem’in yüzünde neredeyse hiçbir şaşkınlık yoktu. O an fark etmemiştim. Şimdi, karanlığın içinde yapacak başka hiçbir şeyim kalmadığı için her ayrıntıyı tekrar tekrar düşünüyordum. Kerem bunu tahmin etmiş miydi? Hayır. Bana bunu yapmazdı. Değil mi? Bu kadar... Bu kadar gerizekâlı o bile olamazdı. Tam o sırada hücrenin ağır kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Gözlerimi aniden gelen ışığa karşı kısmak zorunda kaldım. Kapının önünde duran adama baktığımda ise birkaç saniyeliğine bütün düşüncelerim dağıldı. Adam dev gibiydi. Hayır, mecaz yapmıyorum. Gerçekten devasa görünüyordu. Geniş omuzları kapının neredeyse tamamını dolduruyor, uzun bacakları ve iri yapılı gövdesiyle bulunduğu yere fazlasıyla büyük geliyordu. Kıvırcık saçlarının altında açık kahverengi gözleri son derece sert bakıyordu. O an beynimin içinden geçen ilk düşünce, bulunduğum durumla kesinlikle alakası olmayan saçma bir cümleydi. Analar neler doğuruyor be... Bir de sanki Guinness Dünya Rekorları kitabından çıkıp doğrudan benim hücreme ışınlanmış gibiydi. Ayşe. Kendine gel. Adam seni hücreden almaya geldi, sen boyunu posunu inceliyorsun. “Sizinle görüşmek isteyen biri var.” Sesi görüntüsü kadar…